Bir şehrin düzenini sağlayan insanların kendi hayatında geçim düzeni kuramamasını kabul etmiyorum. Sabahın erken saatinde pazarda, gecenin ilerleyen saatinde meydanda, bayramda görev başında olan zabıta emekçisinin alın terinin küçümsenmesine itiraz ediyorum. Çünkü benim için belediyecilik, yalnızca yapılan yolların, açılan parkların, dikilen binaların toplamı değildir. Belediyecilik, bütün bu hizmetlerin arkasındaki insana verilen değerle anlam kazanır.
Bugün zabıtanın maktu mesai ücretini konuşurken aslında nasıl bir emek anlayışını savunduğumuzu konuşuyoruz. Çalışandan sınırsız sorumluluk bekleyen, fakat karşılığını sınırlı bir ödemeye sıkıştıran yaklaşımı sorguluyoruz. Hayat pahalanırken, ihtiyaçlar büyürken, aile bütçesindeki açık derinleşirken fazla çalışmanın karşılığının yerinde saymasını tartışıyoruz. Ben bu tartışmanın merkezine rakamlardan önce insanı koyuyorum. Çünkü her bordronun arkasında bir ev, bir aile, bir hayat vardır.
O evde okul masrafı bekleyen bir çocuk vardır. Kirasını nasıl ödeyeceğini düşünen bir anne, faturaları hesaplayan bir baba vardır. Bayram sabahı aynı sofrada buluşmayı bekleyen insanlar vardır. Görev nedeniyle ertelenen buluşmaların, yarıda kalan dinlenmenin, kaçırılan aile zamanının karşılığı yalnızca parayla ölçülemez. Ancak bunun böyle olması, verilen emeğin maddi karşılığını önemsizleştirmez. Tam tersine, daha adil davranmayı gerektirir.
Zabıtanın emeği, yalnızca görünen denetimlerden ibaret değildir. Sokakta yaşanan gerilimi yönetmek, vatandaşın talebini dinlemek, kuralları uygularken insan ilişkilerini korumak da bu görevin parçasıdır. Yağmur altında, kavurucu sıcakta, kalabalığın içinde sürdürülen hizmetin bedensel olduğu kadar ruhsal bir yükü de bulunur. Masanın başından kolay görünen işler, sokağın ortasında aynı kolaylıkla yapılmaz. Karar verenlerin önce bu gerçeği görmesini istiyorum.

MESAİ ÜCRETİ

İşçinin aldığı mesai ücretini zabıtaya karşı bir kıyas sopasına dönüştürmeyi doğru bulmuyorum. İşçi kardeşimin kazandığı her hak değerlidir. Onun ücretinin düşürülmesini değil, zabıtanın hakkının yükseltilmesini savunuyorum. Emekçileri birbirinin kazancına bakarak öfkelendiren anlayış, asıl sorumluları görünmez kılar. Bizim mücadelemiz çalışanları karşı karşıya getirmek için değil, aynı adalet talebinde buluşturmak içindir. Birimizin hakkı, diğerimizin kaybına dönüşmemelidir. Benim itirazım, maktu ödemenin zamanla emeği karşılamayan sembolik bir tutara dönüşmesinedir. Bir ödemenin adının mesai olması yetmez; çalışanın hayatında gerçek bir karşılığının bulunması gerekir. Market kasasında eriyen, faturanın yanında küçülen, aile bütçesine anlamlı katkı sunamayan bir tutarla adalet sağlandığı söylenemez. Kamu yönetiminin görevi, sorunu isim vererek kapatmak değil, çalışanın yaşadığı kaybı görerek çözmektir. Bordrodaki başlık, sofradaki eksikliği gidermez. Üstelik mesele yalnızca ücret değildir. Çalışma sürelerinin doğru kaydedilmesi, dinlenme hakkının korunması, görev dağılımının adil yapılması da aynı mücadelenin içindedir. Her belediyede koşulların aynı olmadığını biliyorum. Bu nedenle çözümün gerçek çalışma yükünü dikkate almasını önemsiyorum. Farklılıkları bahane ederek sorunu ertelemek yerine, bu farklılıkları ortaya koyan şeffaf bir değerlendirme yapılmalıdır. Emeği görünür kılmadan hakkaniyetli bir düzen kuramayız. Bütçe görüşmelerinde görmek istediğim irade tam olarak budur. Zabıtanın maktu mesai ücreti günün ekonomik koşullarına göre yeniden ele alınmalı, alım gücünü koruyacak kalıcı bir yöntem oluşturulmalıdır. Çalışanların ve sendikaların görüşleri karar süreçlerine yansımalıdır. Bir defalık artışla birkaç ay rahatlatıp ardından aynı kaybı yeniden yaşatan uygulamalar çözüm sayılamaz. İhtiyaç duyduğumuz şey, her yıl yeniden yalvarmayı gerektirmeyen, öngörülebilir ve adil bir ücret düzenidir. Buradan milletvekillerine de belediye yöneticilerine de sesleniyorum: Zabıtanın fedakârlığını anlatmayı biliyorsanız, o fedakârlığın karşılığını savunmayı da bilmelisiniz. Törenlerde övgüyle söz ettiğiniz personelin geçim sıkıntısını bütçe masasında unutamazsınız. Üniformayla fotoğraf vermek kolaydır; o üniformayı taşıyan insanın hakkı için sorumluluk almak irade ister. Ben samimiyeti konuşmaların uzunluğunda değil, çalışanın yaşamına dokunan kararların niteliğinde arıyorum. Gerçek teşekkür, hakkı teslim ederek edilir. Sendikal sorumluluğumu da bu anlayışla taşıyorum. Üyemizin sıkıntısını dinleyip bir sonraki görüşmeye erteleyen bir yaklaşımı yeterli görmüyorum. Sahada duyduğumuz talebi ısrarla dile getirmek, çözüm önerisini somutlaştırmak ve sonuç alıncaya kadar takip etmek zorundayız. Çünkü temsil ettiğimiz insanlar bizden yalnızca kendilerini anlamamızı beklemiyor. Seslerinin duyulmasını, haklarının korunmasını, verdikleri emeğin karşılığını alabilmek için yanlarında durmamızı istiyor. Bu beklentinin sorumluluğu ağırdır. Hiç kimse zabıtanın görev bilincini sessiz kalma mecburiyeti olarak yorumlamasın. İşini severek yapmak, ücretteki adaletsizliği kabullenmek değildir. Kamu hizmetine bağlılık, aile bütçesindeki açığı susarak taşımayı gerektirmez. İnsan hem üniformasını onurla taşır hem hakkını kararlılıkla arar. Bu ikisini karşı karşıya koyan anlayışı reddediyorum. Özveri, çalışanın özgür iradesiyle gösterdiği sorumluluktur; sürekli karşılıksız bırakılabilecek bir kaynak değildir. Sabrın da dayanmanın da sınırı vardır. Ben kentlerin geleceğine bakarken yalnızca projeleri görmüyorum. O projelerin işlemesini sağlayan emekçilerin yüzüne bakıyorum. Evine huzurla dönebilen, çocuğunun ihtiyacını karşılayabilen, yarınından korkmayan çalışanlar istiyorum. Bunun için bütçede yer açılmasını, önceliklerin yeniden değerlendirilmesini, emeğin maliyet başlığından çıkarılıp insan onuruyla birlikte düşünülmesini savunuyorum. Çünkü adalet, çalışandan sürekli fedakârlık isterken yönetenlerin sorumluluğunu erteleyen bir anlayışla kurulamaz. Bu talebin takipçisi olmak benim için yalnızca sendikal bir görev değil, emeğe ve insana duyduğum saygının gereğidir. Bugün söylediğimi yarın da kararlılıkla söylemeye devam edeceğim. Zabıta emekçisi ayrıcalık istemiyor. Çalıştığı zamanın, taşıdığı sorumluluğun, ailesinden ayırdığı saatlerin karşılığını istiyor. Ben de bu haklı talebin yanındayım.
Şehrin düzenini omuzlayanların hayatını geçim kaygısına teslim etmeyin. Maktu mesaiyi günün koşullarına uygun hâle getirin. Alın terini övgüyle geçiştirmeyin; hakkını verin!