Bizler vatandaşlık sorumluluğumuzun bilinciyle sandığa gittik. Kimimiz sabahın erken saatinde sıraya girdik, kimimiz işinden izin aldı, kimimiz bastonuna dayanarak oy kullanmaya geldi. Elimizdeki pusulaya yalnızca bir mühür basmadık; umudumuzu, beklentimizi, geleceğe ilişkin sözümüzü bıraktık. Bir adaya, bir programa, bir siyasi anlayışa güvenerek tercihimizi yaptık. Şimdi soruyorum: Bizim verdiğimiz oyu, bize sormadan başka bir partinin hanesine taşıma hakkını kim, nereden alıyor? Benim için meselenin hangi partiyle ilgili olduğunun hiçbir önemi yok. İktidar partisinden muhalefete geçilmesi de muhalefetten iktidara gidilmesi de aynı ahlaki soruyu doğurur. Dün karşı çıktığı siyasi anlayışın bugün saflarına katılan kişi, önce kendisine oy veren yurttaşa açıklama yapmak zorundadır. Çünkü seçmenin güveni, seçim kazanılıncaya kadar ihtiyaç duyulan, sonrasında bir kenara bırakılabilecek geçici bir araç değildir. Seçim meydanlarını hatırlayın. Verilen sözleri, yapılan konuşmaları, kapılarda bekleyen insanları düşünün. Mahallesinde komşusunu ikna etmeye çalışan emekliyi, iş çıkışında broşür dağıtan genci, çocuğunu evde bırakıp seçim çalışmasına katılan kadını gözünüzün önüne getirin. O makamın kazanılmasında onların emeği var. Onların alın teri, zamanı, inancı var. Bir rozet değiştirme töreniyle bütün bu emeğin anlamını değiştirmeye kalkmak, yalnızca siyasi tercih diye açıklanamaz. Elbette insanın düşüncesi değişebilir. Bir kişi partisinin çizgisini eleştirebilir, yönetimiyle anlaşamayabilir, savunduğu ilkelerden uzaklaşıldığını düşünebilir. Hiç kimse ömrü boyunca aynı partiye bağlı kalmak zorunda değildir. Ancak kişisel tercih özgürlüğü, seçmenden alınan siyasi emaneti sınırsızca kullanma yetkisi vermez. Kendi kararınızla ayrılabilirsiniz; fakat sizi o göreve taşıyan insanların iradesini de yanınıza alıp götürdüğünüzü varsayamazsınız. Tam da burada siyasi ahlak devreye girer. Özellikle belediye başkanlığı gibi yurttaşın günlük yaşamına doğrudan dokunan görevlerde bu sorumluluk daha görünürdür. Seçmen yalnızca bir kişinin yüzüne bakarak karar vermez. Adayın temsil ettiği partiye, belediyecilik anlayışına, kadrolarına ve açıkladığı hedeflere de bakar. Elbette adayın kişiliğine duyulan güvenin payı vardır. Fakat bu güveni gerekçe göstererek parti tercihinin hiçbir anlam taşımadığını söylemek, seçmenin kararını sonradan kendi çıkarına göre yorumlamaktır. En çok da şu gerekçeyi sorguluyorum; Hizmet etmek için başka bir partiye geçmek zorundaydım. Öyleyse seçimden önce neden bunu söylemediniz? Neden yurttaşın karşısına çıkıp şartlar değişirse başka bir partinin çatısı altında yoluma devam edeceğim demediniz? İnsanlar kararlarını bu ihtimali bilerek verseydi, bugün başka bir tartışma yürütüyor olurduk. Seçimden sonra ortaya çıkan gerekçeler, seçimden önce verilen sözlerin hesabını ortadan kaldırmaz.
DEMOKRASİYE SAYGI
Üstelik hizmet, parti değiştirmeye bağlanacak bir lütuf olarak sunulamaz. Yurttaş vergisini hangi partiye oy verdiğine göre ödemiyor. Bir mahallenin yolu, bir ilçenin temizliği, bir kentin ulaşımı siyasi sadakat ödülü değildir. Kamu hizmetini başka bir rozete ihtiyaç duyan bir faaliyet gibi anlatmak, demokrasiye duyulan güveni de yaralar. Yöneticinin sorumluluğu, seçmenin tercihinden vazgeçmesini istemek değil, aldığı yetkiyle kamu yararı için mücadele etmektir. Bu konuda partilerin de samimiyet sınavı vardır. Kendi bünyesinden ayrılan kişiye en ağır sözleri söyleyip başka partiden geleni alkışlarla karşılayan anlayışın tutarlı olduğuna inanamam. Eğer seçmen iradesi değerliyse, herkes için değerlidir. Size yöneldiğinde kazanç, sizden uzaklaştığında ihanet sayılan bir davranış üzerinden ilke savunulamaz. İlke, işinize gelmediğinde de arkasında durabildiğiniz sözdür. Demokrasiye saygı, rakibinizin seçmeninin tercihine gösterdiğiniz saygıyla da ölçülür. Bir başka sorumluluk da adayları belirleyenlerin omuzlarındadır. Yurttaştan güven isterken adayına kefil olanlar, sonrasında hiçbir şey olmamış gibi davranamaz. Aday belirlerken liyakati, siyasi birikimi, tutarlılığı ve toplumsal sorumluluğu geri plana itmenin bedelini seçmene ödetemezsiniz. Seçmenin önüne koyduğunuz kişinin kararlarından bütünüyle sorumlu olmayabilirsiniz; ancak yaptığınız tercihin siyasi hesabından kaçamazsınız. Özeleştiri, yalnızca kürsülerde başkalarına tavsiye edilen bir erdem olarak kalmamalıdır. Benim savunduğum ölçü; Seçildiğiniz partiden ayrılıp başka bir partiye katılacaksanız, taşıdığınız makam bakımından da seçmene karşı sorumluluğunuzu üstlenin. Makamdan ayrılmayı göze almak ve yeni tercihinizle yeniden halkın desteğini istemek, siyasi dürüstlüğün en güçlü göstergesidir. Burada sözünü ettiğim, bir hukuk hükmünden önce vicdani bir ölçüdür. Kendi siyasi kararınızın bedelini, size başka bir tercih için oy vermiş insanlara yüklemeyin. Seçim günü sandık başında bekleyen insanların yüzüne bakarak konuşabilmek gerekir. Dün onların desteğini isterken kurduğunuz cümleleri bugün de savunabiliyor musunuz? Siyasi yolculuğunuz değiştiğinde, geride bıraktığınız insanların hayal kırıklığını duyuyor musunuz? Hesap vermek, tam da bu sorulara açık ve dürüst cevaplarla başlar. Çünkü bu geçişlerin yarattığı kırgınlık bir seçim dönemiyle sınırlı kalmıyor. İnsanlar oylarının anlamını sorgulamaya başlıyor. Nasıl olsa seçildikten sonra istediğini yapacak düşüncesi yaygınlaştığında, yalnızca bir parti kaybetmiyor; siyasetle toplum arasındaki güven bağı zayıflıyor. Sandığa gitmek için heyecan duyan genç susuyor, yıllarca emek vermiş yurttaş içine kapanıyor. Demokrasinin ihtiyacı ise küskün kalabalıklar değil, sözünün karşılık bulduğuna inanan ve katılmayı sürdüren yurttaşlardır. Biz vatandaşlık ödevimizi yaptık. Şimdi seçilenler de verdikleri sözün sorumluluğunu taşımalıdır. Oyumuz şahsi mülkünüz, makamınız kişisel sermayeniz değildir. Hangi partiye verilmiş olursa olsun, seçmenin iradesi pazarlık konusu yapılamaz. Benim gözümde, o iradeyi seçmenin onayı olmadan başka bir partiye taşımak, seçmenin oyuna ihanettir. Çünkü sandıktan çıkan yalnızca bir isim değildir; milyonlarca insanın güvenidir. Ve hiçbir koltuk, o güveni hiçe sayacak kadar kıymetli değildir.