Arkadaşınızla kısa bir telefon konuşması yaptınız. Kapattınız. Ne hissettiniz? Sıkıntı mı, rahatlık mı? Acaba siz telefonu kapattığınızda arkadaşınız ne hissetti? Sizi düşünmeye devam mı etti yoksa konuşmayı bir an önce unutmak mı istedi?
Bugün muhtemelen siz de birinin üzerinde farkında olmadan bir iz bıraktınız. Ve büyük ihtimalle o,
bırakmak istediğiniz iz değildi.
Her etkileşim, her bakış, her ses tonu, seçilen kelimeler, yarım kalan bir cümle...
Bunların hepsi karşınızdaki kişide bir iz bırakır. Tıpkı dünyaya bırakılan karbon ayak izi gibi ama bu kez iz görünmez, duygusaldır.
Gün boyu kaç kişiyle temas kuruyorsunuz? Kaç konuşma yapıyorsunuz, kaç mesaj
gönderiyorsunuz? Bu temasların her birinde nasıl bir iz bırakıyorsunuz?
Enerji mi, yorgunluk mu? Kızgınlık mı, huzur mu?
Şimdi biraz daha geriye gidin. Çünkü dışarıya bıraktığınız iz, içinizde taşıdığınız
izlerin haritasından gelir. Ve o harita büyük ölçüde çocukluğunuzda çizilmiştir.
Harvard Müzakere Projesi araştırmacıları Stone, Patton ve Heen şunu söylüyor: Büyürken ailenizden hangi duyguların ifade edilmesinin "uygun" olduğunu öğrenirsiniz. Hangi duyguların tehlikeli, utanılacak ya da zayıflık olduğunu öğrenirsiniz. Sevinç gösterilmeli mi? Ağlamak nasıl karşılanır? Öfke bastırılmalı mı? Korku ne anlama gelir? Bu öğrenilenler zamanla bir iç harita oluşturur. Bu harita hangi duyguların "var olmaya hakkı" olduğunu belirleyen sessiz bir rehberdir. Ve siz bu haritayla yol bulurken onun size ait olduğunu sanırsınız. Oysa çoğu zaman size bırakılmış bir haritadır.
Şimdi şunu sorun kendinize: Ailenizde hangi duygular rahatça ifade edilirdi? Hangilerinden utanılır ya da hangileri "abartı" diye geçiştirilirdi? Ağlamak serbest miydi? Öfke nasıl karşılanırdı?
İşte tam burada durun. Telefonu kapattığınızda geride bıraktığınız duygusal iziniz size mi ait yoksa sizin için önceden çizilmiş haritadaki duygular mı? Bu soru biraz rahatsız edici olabilir.
Çünkü yanıt çoğu zaman ikisidir. Size bırakılan iz o kadar erken gelir ki zamanla onunla özdeşleşirsiniz. "Böyleyim ben" dersiniz. Oysa "böyle olmayı öğrendim" demek daha doğru olabilir.
Bir yöneticinin sabah toplantıya sinirli girmesi... Annenin çocuğa söylediği "ağlama, sus" cümlesi... Arkadaşın "zaten sen hep böylesin" bakışı... Bunların hepsi birer duygusal ayak izidir. Ve büyük çoğunluğu, farkında olmadan taşınan başka birinin izidir. Peki pozitif bir iz bırakmak mümkün mü? Elbette mümkün. Ama önce fark etmek gerekiyor. UC San Diego Psikiyatri Profesörü Dr. Saul Levine, onlarca yıllık klinik deneyiminden şunu çıkardı: pozitif bir duygusal ayak izi bırakabilmek için dört temel iç duygunun olması gerekir. Kendinizle barışık olmak. Gerçekten kendinizi ait hissettiğiniz bir yer bulmak. Sizi yönlendiren değerlere sahip olmak.
Ve başkalarına katkı sunmak. Vereceğiniz yanıtlar bıraktığınız izin kalitesini doğrudan belirler. Kendiyle barışık olmayan biri, çevresine huzur veremez. Mutlu olan biri ise farkında olmadan pozitif bir iz bırakır. Duygusal ayak iziniz, siz odadan çıktıktan, telefonu kapattıktan sonra geride kalandır, görünmez ama kalıcıdır. Bugünkü izi değiştiremezsiniz belki ama yarınkini siz seçersiniz.