Bir odaya girdiniz ama ne almaya geldiğinizi unuttunuz. Ya da yoğurt dolu kavanozu düşürdünüz, ütünün fişini çekip çekmediğinizi hatırlamadınız. Sürekli gördüğünüz üstelik de sevdiğiniz arkadaşınızın adını bir türlü bulamadınız. Tam da bu anlarda kendinize " Ne salağım... Yine mi? " dediniz yüksek sesle.
Tüm bunları bir dostunuz yaşasaydı ona da söyler miydiniz? Söylemezdiniz. Ona “Olur böyle şeyler, dert etme" derdiniz. Ama iş kendinize gelince hiç lafınızı esirgemiyorsunuz.
Aslında esirgeyeceğiniz kendinizsiniz. Çünkü kendinizin en sadık, en uzun yoldaşısınız. Yakındığınız, kızdığınız ses doğduğunuzdan beri duyduğunuz konuştuğunuz, bundan sonra da hep duyacağınız ses. En uzun ilişkiniz onunla. Ve çoğumuz en uzun ilişkimiz olan kendimize bir yabancıya reva görmeyeceğimiz bir sertlikle davranıyoruz.
Başarısız olduğunuzda, yetersiz hissettiğinizde kendinize tıpkı zor durumdaki bir dostunuza davranır gibi davranmak. Buna özşefkat deniyor.
Burada çoğu insanın içine bir kuşku düşer: Kendime bu kadar yumuşak davranırsam gevşerim, şımarırım. Mantıklı görünüyor. Ama araştırma tam tersini söylüyor.
Bir çalışmada insanlara önce bir başarısızlıkları hatırlatıldı. Kendilerine şefkatle yaklaşanlar hatanın üstünü örtmedi, kaçmadı; aksine kendilerini düzeltmek için daha çok çaba gösterdi, önlerindeki sınava daha uzun çalıştı. Kendine nazik olmak insanı gevşetmiyor, tembelleştirmiyor aksine harekete geçiriyordu. Berkeley’den Juliana Breines ve Serena Chen’in bulgusu buydu.
Çünkü özşefkat kendine acımak değil. Acıma, insanı “vah bana” deyip olduğu yere çöktürür. Özşefkat ise şunu sorar: “Zor bir an. Herkesin başına gelir. Şimdi ne yapabilirim?” Texas Üniversitesi’nden Kristin Neff bunu üç parçada toplar: Kendine nazik olmak, bunun herkesin yaşadığı ortak bir insanlık hali olduğunu görmekve anı büyütmeden, olduğu gibi tanımak.
İYİ DAVRANIN
Kendimize iyi davranmayı çoğu zaman bir koşula bağlarız: Başarmak, beğenilmek. Başardığımızda kendimize o şefkati layık görürüz, "aferin" deriz; sendelediğimizde, yani şefkate en çok muhtaç olduğumuz anda, onu geri çekeriz.
Peki bizi azarlayan o sert ses kimin sesi? Çoğu zaman bize ait değildir. Bir yerden öğrenilmiştir; belki hiçbir zaman memnun edemediğimiz birinden, belki bizi hep acele ettiren birinden. Yıllarca onu içimizde taşırız, sanki bizi hizada tutan oymuş gibi. Oysa özşefkat hiçbir koşul koşmaz; biz sendelerken de yanımızdadır.
İçimizdeki o sesi susturmak zor, bunu biliyoruz. Ama o sesin bir eleştirmen mi yoksa bir koç mu olacağına biraz da biz karar veriyoruz. Bir sonraki sefer yoğurt kavanozu elinizden düştüğünde, “Ne salağım” demeden önce bir saniye durun ve kendinize ne dediğinizi fark edin.
Sonra kendinize “ben” diye değil, kendi adınızla seslenin; karşınızda sevdiğiniz biri varmış gibi: “Olur böyle şeyler, yorgunsun, o yüzden düştü elinden. Hemen silersin.” Kulağa tuhaf gelebilir ama değil.
Yaşamınızın en eski, en vazgeçilmez dostu sizsiniz. Sabah aynada ilk gördüğünüz, gece son konuştuğunuz yine kendinizsiniz. Ona nasıl kötü davrandığınızı fark edin. Belki de en çok onun, sizin bir iyi sözünüze ihtiyacı var.