Futbol oyununda büyük küçük ayırt etmeyen özel bir terim var. Derbi. Bu terim öyle kendine özgü, öyle derin bir duygusallık içermektedir ki kimin daha kuvvetli olup olmadığının hiç önemi yoktur. Derbinin aynı kentte yaşayan, aynı havayı soluyan iki takım arasındaki yerel rekabetin en güzel dışa vurumunu bünyesinde taşıyor olması, insanların sonuç ne olursa olsun tuttukları takımla belki de en yüksek derecede özdeşleştikleri anları simgelemesi yönüyle dikkate değer. Futbolun doğuş yıllarında, meşin yuvarlağın peşinden nefes nefese koşan on birler için hedef önce topa sahip olmak ve sonrasında o topun rakip takımın kalesinin gol çizgisini geçmesini sağlamaktı. Zaman içinde, futbol giderek farklı anlamlar içermeye başladığında, bu ana hedeflere yenileri eklenmeye başladı. Bunların içinde en önemlisi aidiyet duygusuydu ve aidiyetin hissettirdikleri insanlara önce sevgi sonra da sevgiye bağlı değişik heyecanları tatma imkânı tanımaya başlamıştı. Kimileri ipin ucunu kaçırıp işi kara sevdaya dönüşen bir tutkuya vardırmış olsa da büyük çoğunluk için sevgi ana duygunun temel harcıydı. Zaten ister futbol ister başka konuda dünyanın neresine giderseniz gidin, aidiyetin tanımında fazlaca bir değişiklik olmaz.

KUŞAKLAR BOYU

Aidiyetin gözleri, ait olunan şeyden başkasını görmediği gibi bazen değerlerimizi ve hatta adaleti dahi zorlayacak şekilde çıkar karşımıza. İşin bu tarafı ayrı konu ama söz konusu derbi olunca akan suların nasıl durduğu ve kimsenin de buna itirazının olmayacağı da ayrı bir gerçek. “Yenilsen de yensende taraftarın senle/iyi günde kötü günde söyle bizimle” diye başlayan tribün eserleri bunun en güzel örneği değil mi? Esasen, işin özü doksan dakikada yaşanandan çok, kuşaklar boyunca nice doksan dakikalara aynı keyifle ulaşabilmektir. Hal böyle olunca aynı kentin iki takımının maçlarının, her saniyesi sabırsızlıkla beklenen bir şölen havasında geçmesine şaşırmamak gerek. Şimdi şölen gibi falan dedik ama eskiden aynı kentin takımlarından hangisine puan lazımsa diğerinin ona istediği puanı vereceği gibi yaklaşımlar vardı. Duygusal şike olarak da tanımlanabilecek ve özde spor ahlakına aykırı olduğu için kabul edilemeyecek olanbu hal muhtelif zaman dilimlerinde yaşanmış olsa bile, son tahlilde ağırlık yine de rekabetten veille de diğerine yenilmeme çabasından yanadır. Hatta bu konuda zaman zaman takım taraftarlarının birbirlerine yönelik“Ona buna puan dağıttınız, bize gelince aslan kesildiniz” türünden yüksek perdeden seslendirilmiş serzenişleri olduğunu duyarız. Aynı kent takımlarının birbirlerinin rakiplerine karşı daha motive oynamak veya yekdiğerine oyuncu sağlamak konusunda yardım etmesini anlarım da aralarındaki ezeli rekabet varken neden birinin diğerine puan vermesi gerektiğini hiç anlamam. Zaten endüstriyel futbol dönemi başladıktan bu yana millet değil aynı kent takımı, babasına bile puan vermiyor. Ve hani neredeyse o kentte bir çeşit futbol tekeli oluşturmak adına diğerlerini de yok etmeyi akla yakın buluyor. O yüzden bu tartışmanın da pek anlamı kalmadı denebilir. Derbi hakkında değinmek istediğim bir başka husus ise yıllanmış derbilerin hangileri olduğu. Futbolda dünyanın büyük sayılan mücadeleleri söz konusu olduğunda artık aynı kent söylemi değil ve fakat değişik argümanlardan yola çıkılması, derbiye yeni bir bakış açısı getirmiş durumda.

SINIF FARKI

Arjantin’deki sosyal sınıf farklarına dayalı River Plate -Boca Juniors, İskoçya’da Katolik-Protestan ayrımına dayalı Glasgow Rangers- Celtic, İspanyada ise milliyetçilik üzerinden yürüyen Katalonya –İspanya güç savaşının simgesi olarakgörülen Real Madrid- Barcelona maçları aynı kent takımları olmasa bile derbi sınıflandırmasına alınmış durumda. Oysa bence dünyanın en güzel ve anlamlı derbisi, ırk dil din farkı göz etmeksizin salt sportif rekabet paydasında buluşmuş ve bu yolda koca bir yüzyılı devirmiş Fenerbahçe- Galatasaray arasında yaşanandır. Ezeli rakip ebedi dost olan bu iki müstesna takımımız arasında gazozuna oynansa dahi eksilmeyen tadıyla gerçek derbi olarak tarihte yerini almış olan bu mücadelenin her daim ayrı bir güzellik olarak yanı başımızda durmakta olduğuna şüphe yok. Sonucun hiçbir zaman tahmin edilememesi bir yana, genellikle de favorinin kaybettiğini düşünürsek taraflı tarafsız herkesin ikisi arasındaki her maçın son düdüğüne dek devasa bir heyecana sürükleneceği her türlü tartışmanın dışında. Neticede kim kazanırsa kazansın, bunun üreteceği sadece anlık bir keyif olup derbinin ertesi gününden başlayarak bir yenisini bekleyiştir önemli olan. Sonuçtan âri bir sevgi yumağıdır yaniher türlü kirli kavgadan uzak.Ve elbet gönlümüzden asla kopmasını istemediğimiz bir aşktır bu inanın. Derbiyi bu kadar anlatıp da İzmir ölçeğinde diğerlerinden bir adım öne çıkmış Göztepe -Karşıyaka hikayesini unuttum sanmayınız efendim. Şimdilerde “iki yaka tek yürek” sloganıyla yeniden filizlenen dostluk girişimleri olumlu sonuçlanırsa geçmişi anlamsız kavga ve acılarla dolu bizim derbimizin hepsinden daha değerli olacağına eminim. Yeter ki samimiyet ve iyi düşünce bugün olduğu gibi her zaman öne çıksın ve paylaşılsın. Yoksa hangi derbi olursa olsun, rivayete göre Moğol istilası sonrası yıkılan Basra şehrindeki dervişin, yaşanan felakete rağmen pişman olmayan halka sitemiyle ilişkilendirilen“Ba’de Harâbi’l Basra” yani Basra yıkıldıktan sonra dövünmek anlamsız deyiminin topluma yol göstericiliği dahi bir işe yaramaz.