Yakın ilişkiler söz konusu olduğunda “kalmak” çoğu zaman sevginin en güçlü göstergelerinden biri olarak görülür. Zor zamanlarda vazgeçmemek, sorunlarla birlikte mücadele etmek, karşımızdaki insanın iyi gününde olduğu kadar kötü gününde de yanında olmak…
Peki her kalış gerçekten sadakat midir?
Yaşadığımız mutsuzluk geçici bir dönemin ötesine geçtiğinde, ilişki artık kendimizi iyi hissetmediğimiz, hatta giderek kendimizden uzaklaştığımız bir yere dönüştüğünde ne olur?
İlişkilerde bazen iki insan aynı soruna tamamen farklı yerlerden bakabilir. Taraflardan biri yaşanan sıkıntıları ilişkinin içinde çözülmesi gereken problemler olarak görür. Ona göre yapılması gereken bellidir: Biraz daha sabretmek, biraz daha çabalamak, vazgeçmemek ve ilişkiye tutunmak.
Diğer taraf içinse zamanla mesele değişebilir. Sorun artık yalnızca ilişkide yaşanan tartışmalar, anlaşmazlıklar ya da zor bir dönem değildir. İlişkinin kendisi de yaşadığı mutsuzluğun ve sıkışmışlığın bir parçası hâline gelmeye başlamıştır.
İşte tam bu noktada oldukça yorucu bir döngü ortaya çıkabilir.
Biri “kal” dedikçe diğeri daha fazla sıkışır. Sıkışan taraf uzaklaşmaya başladıkça diğeri kaybetme korkusuyla daha fazla yaklaşır. Biri mesafe koydukça diğeri daha çok tutunur; diğeri tutundukça biri daha fazla uzaklaşmak ister.
Aslında her ikisi de kendi duygusal ihtiyacını karşılamaya çalışıyordur.
Biri ilişkiyi kaybetmemek için yakınlaşırken, diğeri kendisini kaybetmemek için uzaklaşıyordur.
Fakat bir süre sonra birbirlerinin yaralarını istemeden büyütmeye başlayabilirler.
Bu nedenle yakın ilişkilerde belki de kendimize yalnızca “Onu seviyor muyum?” diye sormak yeterli değildir.
“Bu ilişkinin içinde kendim olabiliyor muyum?”
“İhtiyaçlarımı ve duygularımı ifade ettiğimde gerçekten duyuluyor muyum?”
“Birbirimize yakın olurken aynı zamanda birbirimize alan bırakabiliyor muyuz?”
“Yaşadığımız şey geçici bir zorlanma mı, yoksa yıllardır farklı biçimlerde tekrar eden bir döngü mü?”
Ve belki de en önemlisi:
“Bu ilişkiyi kaybetmemek için kendimden neler kaybediyorum?”
Çünkü sevgi ile kendinden vazgeçmek arasında her zaman kolay fark edilen bir sınır yoktur.
Elbette hiçbir yakın ilişki sürekli huzurlu değildir. İnsanlar kırılır, öfkelenir, birbirlerini anlamakta zorlanır; kimi zaman birbirlerinden uzaklaşırlar. Sağlıklı bir ilişkiyi değerli kılan şey, sorunların hiç yaşanmaması değil, iki insanın o sorunlarla birlikte ne yaptığıdır.
Fakat “ilişki için mücadele etmek” ile “ilişkinin içinde sürekli kendini tüketmek” aynı şey değildir.
Bazen yıllarca kalmayı sevginin kanıtı zannederiz. Oysa bir ilişkinin süresi, o ilişkinin bize iyi gelip gelmediğini tek başına göstermez. Aynı şekilde bir insanın gitmeyi seçmesi de yaşananların değersiz olduğu ya da hiç sevmediği anlamına gelmez.
Bazı vedaların içinde hâlâ sevgi olabilir.
Çünkü yetişkin ilişkilerinin belki de kabul etmesi en zor gerçeklerinden biri şudur:
Birini sevmek ile onunla kurduğumuz ilişkinin içinde iyi olabilmek her zaman aynı şey değildir.
Bu yüzden “iyi günde, kötü günde” sözünün anlamı yalnızca ne olursa olsun kalmak olmamalı. Asıl mesele, kötü günlerin içinde birbirimize nasıl davrandığımız, birbirimizi duyup duymadığımız, değişime alan açıp açmadığımız ve ilişkinin her iki taraf için de yaşanabilir bir yer olup olmadığıdır.
Bazen sadakat kalmaktır.
Bazen mücadele etmektir.
Bazen yeniden birbirine ulaşmanın bir yolunu aramaktır.
Ama bazen de insanın kendisine karşı taşıdığı bir sadakat vardır.
Çünkü bazen gitmek sevgisizlikten değil, artık o ilişkinin içinde kendine yer bulamamaktan gelir.