Her gün geçtiğimiz yerlere bir süre sonra bakmamaya başlıyoruz. Aynı bozuk kaldırım, aynı çukur, aynı gelişigüzel bırakılmış düzenlenmemiş yollar… Bir yerde çalışma başlamış, sonra ne olmuşsa olmuş ve öylece kalmış. İlk gördüğümüzde dikkatimizi çeken o görüntü, birkaç hafta sonra sanki oranın doğal haliymiş gibi geliyor.

Galiba İzmir’de yarım bırakılmışlığa çokça alıştık. Her gün yolumun bir şekilde düştüğü Mavişehir Aktarma Merkezi bu örneğe en çok uyan noktalardan. Oradan ne zaman geçsem benzer şeyleri düşünüyorum. Gün içinde binlerce insanın kullandığı bir yer. İnsanlar İZBAN'dan iniyor, otobüse, dolmuşa doğru yürüyor. Kimi işe gidiyor, kimi okuluna, kimi alışveriş merkezine…

Tüm bu koşuşturma arasında, düzensizlik içerisinde yüzlerce kişi bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Herkesin normali olan bu manzarada kimse başını kaldırıp çevresine uzun uzun bakmıyor. Bir an durup baktığınızda ise tam bir kaos ve büyük bir şehre yakışmayan manzarayla karşılaşıyorsunuz.

Ortada tam olarak bitmiş, düşünülmüş, birbiriyle uyumlu bir alan hissi yok. Her şey biraz oraya bırakılmış gibi. Bir tarafta bozuk zemin, başka bir tarafta anlamsız bir boşluk, gelişigüzel duran parçalar, bakımsız köşeler, bakımsız yeşil alanlar insanın estetik duygularını köreltiyor. Sanki burası geçici olarak kullanıma açılmış ve birkaç hafta sonra yeniden düzenlenecekmiş gibi. Fakat haftalar geçiyor, aylar geçiyor, görüntü değişmiyor.

İnsan ister istemez 'Buradan sorumlu olan, kenti yönetenlerden hiç kimse geçmiyor mu?' diye düşünüyor.

Belediyede çalışan biri, ilgili bir kurumun yöneticisi ya da o bölgeden sorumlu herhangi biri bu noktaları hiç mi görmüyor? Bizim gördüğümüzü onlar neden görmüyor? Belki de görüyorlar. Daha kötüsü, onlar da bizim gibi alışmış olabilirler.

İzmir’de yürürken çoğu zaman önünüze bakmak zorundasınız. Bir kaldırım taşı yerinden oynamış, diğeri çökmüş, delik deşik çukurlarla dolu zeminden kurtulup hedef noktaya doğru yol almak durumunda kalıyorsunuz. Tam rahatça yürüyeceğinizi düşünürken karşınıza bir direk çıkıyor. Ardından çöp kutusu, tabela, elektrik panosu ya da ne işe yaradığı anlaşılmayan bir engel… Çocuk arabasıyla yürüyen biri ne yapar, tekerlekli sandalye kullanan biri buradan nasıl geçer diye düşünülmemiş.

Yağmur yağdığında iş daha da garipleşiyor. Hangi kaldırım taşına bassanız altından su fışkırıyor. Küçük bir su birikintisinin çevresinden dolaşırken kendinizi yolun ortasında buluyorsunuz. Ertesi gün hava açınca sorun unutuluyor. Bir sonraki yağmurda aynı manzarayı yeniden yaşıyoruz.

MANZARA DEĞİŞMİYOR

Bunları yazarken tek bir semt gündemde değil haliyle. Kentin farklı noktalarında benzer manzaralar karşılıyor insanları. Mavişehir Aktarma Merkezi, her gün karşılaştığımız bu özensizliğin görünür örneklerinden biri. Benzer manzaralara şehrin farklı noktalarında rastlamak mümkün. Çok işlek bir caddede, bazen ara sokakta, bazen de yeni düzenlendiği söylenen bir meydanda tanıdık ama normalleştirdiğimiz tanıdık görüntüler var. İşin can sıkıcı tarafı, bütün bunların artık bize olağan gelmesi.

Eskiden bozuk bir kaldırım gördüğümüzde şikayet ederdik. Şimdi ayağımızı nereye basacağımızı öğrenip yolumuza devam ediyoruz. Bir çalışma yarım kaldığında ne zaman tamamlanacağını merak ederdik. Şimdi 'Burası da böyle kalır' diyoruz. Çevremizdeki çirkinliği tarif etmek yerine gözümüzü başka tarafa çeviriyoruz. Düzeleceğine dair umudumuzun kalmadığı manzaralar şehre olan bakış açımızı daha da körleştiriyor. Kötü çevrede yaşamayı normalleştirdik.

İnsanın yaşadığı yer ruh halini etkiliyor. Sabah evden çıktığınızda bakımlı, temiz ve düzenli bir çevreyle karşılaşmak başka; kırık dökük, özensiz bir görüntünün içinden geçmek başka. Her gün gördüğümüz düzensizlik, fark etmesek bile insanın içine yerleşiyor. Şehrin size değer vermediğini hissediyorsunuz.

Kent estetiği denildiğinde konu hemen çiçeklere, heykellere ya da süslü meydanlara geliyor. Benim kastettiğim çok daha basit. Düzgün yürünebilen bir kaldırım istiyorum. Başlanan işin bitirilmesini istiyorum. Bitmiş bir işin birkaç ay sonra yeniden bozulmamasını istiyorum. Bir aktarma merkezine bakınca, oranın gerçekten planlandığını ve önemsendiğini görmek istiyorum. Bunlar büyük beklentiler sayılmamalı.

İzmir’i seviyoruz. Hatta bazen sevgimiz yüzünden kusurlarını görmezden geliyoruz. Denizi var, tertemiz havası var, gün batımı güzel diyoruz. Bir şehri sevmek, onun her halini kabullenmek anlamına gelmemeli. Tam tersine, insan sevdiği yerin daha iyi olmasını ister. Eksiklerini söyler, kötü görüntülere itiraz eder.

Ben İzmir’in sahipsiz olduğuna inanmak istemiyorum. Yine de bazı yerlerden geçerken başka bir kelime bulamıyorum. Sahipsizlik bu şehrin kaderi olmamalı. Yarım kalmışlık hissinin her geçen gün daha da kabullenildiği bu şehirde insan psikolojisini doğrudan etkileyen olumsuzluklardan ne zaman kurtulabileceğimize dair umutlarımız giderek tükeniyor. Kenti yönetenlerin sokağa çıktığına bizler gibi şehre bakabilmesini istiyoruz. Çok da büyük hayallerimiz yok aslında...