Türkiye ekonomisinde son yıllarda yaşanan gelişmeler, işsizliğin yalnızca işgücü piyasasına ilişkin bir sorun olmadığını, üretim maliyetlerinden finansman koşullarına, ihracat performansından işletmelerin sürdürülebilirliğine kadar uzanan çok daha geniş bir ekonomik tablonun sonucu olduğunu gösteriyor. Yüksek enflasyon, artan girdi maliyetleri, finansmana erişimde yaşanan güçlükler ve uluslararası rekabette zayıflayan konumumuz, işletmelerin yalnızca geleceğe yönelik yatırım kararlarını değil, mevcut istihdamlarını koruma kapasitelerini de giderek daha fazla etkiliyor.
Türkiye İstatistik Kurumu tarafından açıklanan Eylül 2026 işgücü istatistiklerine göre mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı bir önceki aya göre 0,5 puan artarak yüzde 8,4'e yükselirken işsiz sayısı 198 bin kişilik artışla 2 milyon 967 bine ulaştı. Aynı dönemde istihdam edilenlerin sayısı 49 bin kişi azalarak 32 milyon 445 bine geriledi. İşgücüne katılanların sayısının 149 bin kişi artmasına rağmen istihdamın azalması, işgücü arzı ile ekonominin istihdam yaratma kapasitesi arasındaki dengesizliği ortaya koyuyor.
İşsizlik oranındaki yükselişte tarım ve turizm sektörlerindeki mevsimsel istihdam kayıplarının etkisi yadsınamaz. Kuşkusuz bu sektörlerde sezonun sona ermesiyle birlikte çalışan sayısında değişimler yaşanıyor. Ancak açıklanan verilerin mevsim etkisinden arındırılmış olması, söz konusu artışın yalnızca dönemsel gelişmelerle açıklanmasını güçleştiriyor. Ayrıca kayıt dışı istihdamın yaygınlığı, işgücü piyasasının yapısal sorunlarını daha da karmaşık hale getiriyor. Dolayısıyla işsizlikteki yükselişi değerlendirirken mevsimsel hareketlerin ötesine geçerek üretim ve istihdam kararlarını etkileyen ekonomik koşullara odaklanmak gerekiyor.
Özellikle sanayi sektöründe faaliyet gösteren işletmeler açısından tablo her geçen gün giderek daha zorlayıcı hale geliyor. Enerji, ham madde, işçilik ve diğer üretim girdilerindeki fiyat artışları, işletmelerin maliyet yapısını önemli ölçüde değiştirirken yüksek faiz ortamı da işletme sermayesi finansmanını zorlaştırıyor. Üstelik üreticiler, artan maliyetlerini satış fiyatlarına aynı oranda yansıtamıyor. İç piyasada tüketicinin satın alma gücündeki zayıflama, dış pazarlarda ise yoğunlaşan fiyat rekabeti, şirketlerin kâr marjlarını daraltıyor. Bu koşullarda işletmeler için öncelik yeni yatırımlar ve kapasite artışından, mevcut faaliyetlerin sürdürülebilirliğini sağlamaya kayıyor.
İstanbul Sanayi Odası tarafından açıklanan Eylül 2026 İmalat PMI verileri de sanayideki yavaşlamayı destekliyor. Ağustos ayında 48,1 olan endeks, eylül ayında 47,9'a gerileyerek imalat sanayinde daralma eğiliminin devam ettiğini gösterdi. Sektörel verilerde incelenen on sektörün dokuzunda üretimin yavaşlaması ve yalnızca iki sektörde istihdam artışı kaydedilmesi, üretimde yaşanan güçlüklerin işgücü piyasasına yansımaya başladığına işaret ediyor.
Türkiye'nin ihracat pazarlarında karşı karşıya kaldığı rekabet koşulları da istihdam açısından önemli bir risk oluşturuyor. İhracatçı sanayicilerimiz yalnızca kendi iç pazarlarında değil, enerji, işçilik ve finansman maliyetlerinin daha avantajlı olduğu ülkelerin üreticileriyle de rekabet etmek zorunda. Döviz kurundaki artışın yurt içi üretim maliyetlerindeki yükselişi karşılamakta yetersiz kaldığı dönemlerde, Türk üreticisinin döviz bazında maliyetleri artıyor. Bu durum ihracat fiyatlarını rekabetçi seviyelerde tutmayı güçleştirirken özellikle emek yoğun sektörlerde üretimin ve istihdamın sürdürülebilirliğini tehdit ediyor.
TÜSİAD tarafından yayımlanan Maliyet Bazlı Rekabet Gücü Endeksi'nin 2026 yılı ikinci çeyreğinde yüzde 1,3 gerileyerek 86,1 seviyesine düşmesi de bu baskıyı ortaya koyuyor. Ara malı maliyetlerindeki yükselişin yanı sıra işgücü ve enerji giderleri, ihracatçı imalat sanayinin rakip ülkeler karşısındaki maliyet dezavantajını artırıyor. Burada önemli olan çalışanların ücretlerinin yüksekliğinden çok, işgücünün işletmeye toplam maliyeti ile yaratılan katma değer arasındaki ilişkinin giderek bozulmasıdır. Çalışanların alım gücü enflasyon karşısında zayıflarken işverenlerin işçilik maliyetlerinin artması da ekonominin içinde bulunduğu çelişkilerin başında geliyor. Finansman maliyetleri ise bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor. İşletmelerin üretimlerini sürdürebilmek için ihtiyaç duydukları işletme sermayesi artarken kredi maliyetlerinin yüksek seyretmesi, faaliyetlerden elde edilen kazancın önemli bir bölümünün finansman giderlerine yönelmesine neden oluyor. Tahsilat vadelerinin uzaması ve nakit dönüş sürelerinin artması da şirketlerin likidite yönetimini zorlaştırıyor. Böyle bir ortamda işletmeler önce yatırımlarını erteliyor, ardından üretim kapasitelerini gözden geçiriyor ve maliyetlerini azaltmaya yöneliyor. Bu sürecin en önemli risklerinden biri ise istihdamın azaltılması oluyor. İşsizlik verilerinin belki de en dikkat çekici tarafı, açıklanan yüzde 8,4'lük oranın işgücü piyasasındaki bütün sorunları yansıtmaması. Daha fazla çalışmak istediği halde yeterli çalışma imkânı bulamayanları ve iş arama davranışı nedeniyle resmi işsiz tanımına girmeyen potansiyel işgücünü de kapsayan atıl işgücü oranı, eylül ayında yüzde 31,2'ye yükseldi. Genç nüfusta işsizlik oranının yüzde 14,8'e, genç kadınlarda ise yüzde 23,3'e ulaşması, sorunun yalnızca bugünkü üretim kapasitesiyle değil, gelecekteki ekonomik ve toplumsal gelişmeyle de doğrudan ilişkili olduğunu gösteriyor. 2027 yılına yaklaşık iki ay kala, özellikle sanayi sektöründe istihdam kayıplarının artabileceği yönündeki risklerin göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü işletmelerin maliyet baskısı, finansman güçlükleri ve siparişlerdeki zayıflamayla uzun süre mücadele etmesi, mevcut çalışan sayısını koruma imkânlarını giderek sınırlandırıyor. Üstelik nitelikli işgücünün kaybedilmesi yalnızca bugünün istihdam sorunu değil, gelecekte üretim kapasitesinin ve rekabet gücünün yeniden kazanılmasını da zorlaştırabilecek bir gelişme. Bu nedenle işsizlikle mücadeleyi yalnızca istihdam teşvikleri veya dönemsel desteklerle sınırlamak yeterli değil. Üretim maliyetlerinin rekabetçi seviyelere çekilmesi, finansmana erişimin kolaylaştırılması, verimlilik ve teknoloji yatırımlarının desteklenmesi, ihracatçı işletmelerin uluslararası pazarlardaki konumlarının güçlendirilmesi gerekiyor. Çünkü kalıcı istihdamın temelinde sürdürülebilir üretim, sağlıklı finansal yapı ve rekabet gücü bulunuyor. Unutmamak gerekir ki işsizlik, çoğu zaman fabrikaların kapısından önce şirketlerin bilançolarında başlar. Bugün işletmelerin mali tablolarında büyüyen maliyet ve finansman baskısı hafifletilemezse, yarın bunun karşılığını daha düşük üretim, azalan istihdam ve kaybedilen ekonomik potansiyel olarak görmemiz kaçınılmaz hale gelebilir.
Ekonomik Veri Takvimi
02 Kasım 2026, Pazartesi Çin İmalat PMI
02 Kasım 2026, Pazartesi ABD İmalat PMI
03 Kasım 2026, Salı Türkiye Enflasyon Oranı
04 Kasım2026, Çarşamba ABD Dış Ticaret Dengesi
05 Kasım 2026, Perşembe İngiltere Faiz Oranı
06 Kasaım2026, Cuma Almanya Sanayi Üretimi
06 Kasaım2026, Cuma ABD İşsizlik Oranı
Ekonomi ve Finans Sözlüğü
Atıl işgücü: İşsizlerin yanı sıra daha fazla çalışmak istediği halde yeterli çalışma imkânı bulamayanları ve çalışmaya istekli olmasına rağmen belirli nedenlerle işgücü dışında kalan potansiyel işgücünü kapsayan geniş tanımlı işgücü göstergesidir.