Cumhuriyet Bayramı’nı kutluyoruz. Pencerelerde bayraklar, sokaklarda tanıdık marşlar, içimizde aynı tarihin etrafında buluşmanın sevinci… Bazı günler bize yalnız olmadığımızı daha kuvvetli hissettiriyor. En çok yalnızlığı hissettiğimiz anlarda milli bayramların birleştiriciliği diğer hiçbir şey kadar etkili olamaz, olmadı da...

Cumhuriyet’in ilanını kutladığımız bugün bunca farklılığımıza rağmen ortak bir hikâyenin içinde olduğumuzu hatırlıyoruz. Peki, o hikâyenin bundan sonraki sayfalarını düşünürken içimizden hangi düşünceler geçiyor? Geleceğe gerçekten inanıyor muyuz?

Bu sorunun cevabı, bayram günü kurduğumuz güzel cümlelerden çok, ertesi sabah birbirimize nasıl davrandığımızda saklı olabilir. İşe giderken, okulda, bir kurumun kapısında, trafikte, apartman toplantısında… Birbirimize hayatı kolaylaştırıyor muyuz? Hakkımızı ararken karşımızdakinin hakkını gözetiyor muyuz? Tanımadığımız bir insanın sözüne, emeğine, iyi niyetine güvenebiliyor muyuz?

Çünkü gelecek dediğimiz şey, takvimde ileride duran bir tarih kadar, bugün aramızda kurduğumuz ilişkilerle de biçimleniyor. Gündelik hayatın yorgunluğu içinde güvenmek bazen saflık gibi görülüyor. Bir işi kurallara uygun yapmanın yeterli olmayacağını düşünenler var. Sırasını bekleyenin geride kalacağından, dürüst davrananın kaybedeceğinden endişe edenler… İnsan böyle hissettikçe kendini korumak için içine kapanıyor. Herkesin birbirinden kuşkulandığı bir yerde ise ortak bir yarına inanmak giderek zorlaşıyor. En çok da gençler için. Bir gencin geleceğe inanması, ona sık sık 'Siz bizim umudumuzsunuz' dememizle sağlanmıyor. Bu sözün hayatta bir karşılığı olması gerekiyor. Eğitimine verdiği emeğin değerini göreceğine, bir işe başvururken adından önce yeteneğinin konuşulacağına, düşüncesini söylediğinde dinleneceğine inanmak istiyor. Kendi hayatını kurabilmenin, sürekli ertelenen bir hayal olarak kalmasını istemiyor.

GENÇLER UMUTSUZ

Üstelik gençlikten söz ederken bazen gençlerin kendisini duymayı unutuyoruz. Onlar adına kaygılanıyor, onlar adına karar veriyor, ardından neden uzaklaştıklarını soruyoruz. Oysa bir ülkeye ait hissetmek, o ülkenin geleceği hakkında söz sahibi olabildiğini hissetmekle güçleniyor. Sürekli öğüt verilen, ama sözü yarıda kesilen bir kuşağın heyecanını nasıl koruyacağız?
Cumhuriyet’in açtığı ufku biraz da burada aramalıyız. İnsanın kendi hayatında ve yaşadığı toplumda sözünün ağırlığı olması… Doğduğu evin imkânlarıyla sınırlanmadan okuyabilmesi, çalışabilmesi, üretebilmesi… Kadınların hayatın her alanında güvenle var olabilmesi… Farklı düşünenlerin aynı masada oturabilmesi… Bir çocuğun yarınının, ailesinin bugünkü çaresizliğine teslim edilmemesi…
Bunlar bayram konuşmalarını süsleyen uzak temenniler olarak kaldığında, kutlamayla gündelik hayat arasındaki mesafe büyüyor. O mesafeyi azaltmak için büyük sorumluluklar var elbette. Adaletin, eğitimin, çalışma hayatının, kamusal kurumların insana güven vermesi gerekiyor. Toplumsal sorunları yalnızca kişisel nezaketle çözemeyiz. Geçim sıkıntısına, eşitsizliğe, şiddete, fırsatların adaletsiz dağılımına karşı somut çözümler üretmek zorundayız. Fakat bütün bunları talep ederken kendi payımıza düşeni de görebiliriz. Bir başkasının başarısını tehdit saymamakla başlayabiliriz. Tanımadığımız birinin acısını küçümsememekle. Bir genci dinlerken hemen kendi gençliğimizi anlatmaya koyulmamakla. Bir kadının kaygısını abartı diye geçiştirmemekle. Bize benzemeyen insanları tek bir etiketin içine sıkıştırmamakla. Ortak hayatın dili, böyle küçük görünen karşılaşmalarda kuruluyor.

KULLANILAN DİL

Bir de birbirimiz hakkında konuşurken kullandığımız dil var. Özellikle ekran başında, karşımızdaki insanın yüzünü görmeden hüküm vermek kolaylaşıyor. Bir cümlesinden bütün hayatını bildiğimizi sanabiliyoruz. Maalesef aynı şehirde yan yana yürüdüğümüz insanların korkularını, yüklerini, çabasını çoğu zaman bilmiyoruz. Birbirimizi anlamaya biraz daha zaman ayırmak, anlaşmazlıklarımızı ortadan kaldırmasa da birlikte yaşama irademizi güçlendirebilir.

Bütün bunları düşünmek, bayramın sevincini eksiltmiyor. Tam tersine, sevincin dayandığı ortaklığı ciddiye almak anlamına geliyor. İnsan değer verdiği bir şeyin eksiklerini de konuşmak ister. Cumhuriyet’i sevmek, onun bize yüklediği yurttaşlık sorumluluğunu her gün yeniden üstlenmeyi gerektiriyor. Kutlamanın sıcaklığını, yılın geri kalanında birbirimizin hayatına taşıyabildiğimiz ölçüde çoğaltabiliyoruz.

Elbette umut etmek her şey yolundaymış gibi davranmak anlamına gelmiyor. Eksikleri görmek, haksızlıklara itiraz etmek, daha iyisini istemek de geleceğe bağlılığın bir ifadesi. İnsan, değişebileceğine inandığı bir hayat için çaba gösteriyor. Asıl üzerinde durmamız gereken, “Nasıl olsa hiçbir şey değişmez” duygusunun yerleşmesi. Çünkü o duygu büyüdüğünde yalnız hayallerimiz değil, birbirimize uzattığımız eller de geri çekiliyor.

Cumhuriyet’in 103. yılında kendimize sorabileceğimiz en iyi soru; 'Bizden sonra gelecek olanlara nasıl bir ülke bırakıyoruz? İçinde kalmak, emek vermek, hayal kurmak isteyecekleri bir ülke için bugün ne yapıyoruz?' olabilir gibi düşünüyorum.

Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.