Toplumun ve kültürün bize aktardığı en köklü kabullerden biri, sevginin değerinin çekilen çile ve katlanılan fedakârlık miktarıyla ölçüldüğüdür. Çocukluktan itibaren okuduğumuz hikâyelerde ve dinlediğimiz şarkılarda sevgi; uykusuz gecelerle, dinmeyen özlemlerle ve amansız bir mücadeleyle özdeşleştirilir. Bize öğretilen bu algı nedeniyle, bir şeyi ne kadar zor şartlar altında elde ediyorsak onun o kadar kıymetli olduğuna, bir ilişki bizi ne kadar çok yıpratıyorsa o kadar derin ve gerçek olduğuna inanarak büyürüz. Sevmeyi hep beklemekle, kavuşamamayı kutsamakla ve kendimizden ödün verip katlanmakla öğreniriz. Zamanla yaşadığımız tükenmişliği sarsılmaz bir bağlılık, vazgeçememeyi bir sadakat göstergesi, çekilen acıyı ise sevginin derinliği sanırız. Oysa acı çekmek, kesinlikle sevmenin ya da sevilmenin bir kanıtı değildir. Bir ilişkinin veya bir insanın dünyamızdaki değeri, bize ne kadar acı çektirdiğiyle ölçülemez. Bir insanı ne kadar sevdiğimiz de onun uğruna ne kadar yıprandığımızla anlaşılmaz. Çünkü gerçek ve katıksız bir sevgi, insanı sürekli sınamak ve hırpalamak zorunda değildir. Bu durum yalnızca romantik ilişkilerimizle de sınırlı değildir. Ailemizle ve dostlarımızla kurduğumuz bağlarda da aynı yanılgıya düşeriz.

SEVGİNİN BÜYÜKLÜĞÜ

Çok seviyorsak çok endişelenmeli, çok özlemeli ve gerektiğinde kendimizden vazgeçmeliyiz zannederiz. Oysa sevginin büyüklüğü, sırtımızda taşıdığımız yükün ağırlığında değil; iki ruh arasında kurulan bağın içtenliğinde saklıdır. Hayat bazen karşımıza öyle ağır acılar çıkarır ki, bunların ardından çıkarılacak yapıcı bir anlam bulamayız. Ne bizi büyütmelerini isteriz ne de güçlendirmelerini; sadece hiç yaşanmamış olmalarını dileriz. Fakat insan yaşadığı her zorluğa mutlaka bir anlam yüklemek zorunda hisseder kendini. Peki ya bazı acılar yalnızca canımızı yakan yalın acılardan ibaretse? Ya verdiğimiz mücadeleler bizi güçlendirmek yerine içimizden bir şeyleri eksiltiyorsa? Belki de en büyük yanılgımız, derinliği hep zorlukta aramamızdır. Oysa huzur yüzeysellik demek değildir. Bir çiçek güzelliğini kanıtlamak için mücadele etmez; deniz derinliğini göstermek için dalgalanmak zorunda değildir. Sevgi de gerçekliğini ispatlamak için insanı yaralamak zorunda değildir. Artık kendimize farklı sorular sormalıyız: Bir ilişki beni ne kadar yoruyor değil, ne kadar güvende hissettiriyor? Ne kadar fedakârlık yapıyorum değil, ne kadar kendim olabiliyorum?

SAĞLIKLI YAKINLIK

Sağlıklı bir yakınlık, insanın sürekli kendini kanıtlamasını gerektirmez. Bazen sessizce yan yana oturabilmek ve korkmadan yaslanabileceğimiz birinin varlığını bilmek en büyük sevgidir. Bazen en büyük olgunluk, acıya anlam aramaktan vazgeçip huzura ve şefkate yer açabilmektir. Çünkü insan her zaman güçlü olmak istemez; bazen yalnızca sevdikleriyle birlikte, zararsız ve sakin bir gün geçirmek ister. Hayatın bazı sınavlarından güçlenerek çıkmak istemeyiz; sadece sevdiklerimizle birlikte, yaralanmadan çıkmak isteriz.