Ekonomi yönetimi son dönemde gururla yeni eşikleri paylaşıyor: Yıllık kişi başına düşen GSYH 19 bin 762 dolara dayanmış, toplam milli gelir 1 trilyon 705 milyar doları aşmış. Kağıt üzerinde bakıldığında "gelişmiş ekonomi" ligine göz kırpan, hatta gelişmekte olan ülkeler arasında parmakla gösterilecek bir tablo. Bu hesaba göre 4 kişilik bir ailenin yıllık yaklaşık 79 bin dolar, aylık ise 318 bin liralık bir pastadan pay alması gerekiyor. 86 milyonluk nüfusun tamamının bu refah havuzunda yüzdüğü varsayılıyor. Peki, sokağa çıktığımızda bu tabloda bir terslik olduğunu hissetmeyen var mı? Bugün Türkiye’de çalışan nüfusun çok ciddi bir kesimi asgari ücret ya da bu sınırın hemen üzerindeki maaşlarla yaşam mücadelesi veriyor. Açlık sınırı tartışmalarının, kira krizlerinin ve enflasyon baskısının ana günden olduğu bir ülkede, “kişi başına düşen 79 bin liralık aylık pay” kulağa hayali bir bilim kurgu senaryosu gibi geliyor. Çünkü o para sokaktaki vatandaşın cebine uğramadan, sermaye ve rant çevreleri arasında el değiştiriyor. Toplumun en zengin yüzde 10’luk kesimi pastanın aslan payını alırken, geriye kalan yüzde 90 ortalamanın çok altında bir hayat sürüyor. Ekonomide başarıyı ölçmek elbette toplam büyüklüklerle başlar ancak asıl adalet testi bu büyüklüğün nasıl paylaşıldığıdır. Medyan (ortanca) gelir, ortalama gelirden ne kadar uzaklaşırsa, o ülkede gelir adaleti o kadar zedelenmiş demektir. İstatistikler devleşirken halkın alım gücünün erimesi, rakamların refahı değil sadece eşitsizliği büyüttüğünü gösteriyor. Bu tablonun arkasındaki en acı gerçeklerden biri de kayıt dışı ekonomi, enflasyon ve hayat pahalılığı sarmalında ezilen orta sınıfın adeta yok olma noktasına gelmesidir. Eskiden “orta direk” olarak tabir edilen kesim, bugün ev sahibi olma hayalini çoktan rafa kaldırmış, bırakın otomobil almayı, temel gıda maddelerine ve eğitime bile erişmekte zorlanır hale gelmiştir. “Kişi başına düşen aylık 79 bin lira" gibi iddialı rakamlar telaffuz edilirken, aynı ülkenin emeklileri kök maaş tartışmaları arasında asgari ücretin bile çok altında bir yaşam mücadelesine mahkûm edilmektedir. Aradaki bu korkunç makas, toplumsal vicdanı yaraladığı gibi ekonomik istikrarın da en büyük tehdididir. Çünkü adil paylaşılmayan bir büyüme, sürdürülebilir olmaktan uzaktır. Üretim artıyor, ihracat rekorları kırılıyor, devasa cirolar elde ediliyor olabilir; ancak bu zenginleşme, sokağın rayiç bedeline yansımadıkça kağıt üstündeki başarı hikâyelerinden öteye gidemez. Makroekonomik veriler halkın refahını artırmak için bir araçtır, yoksa tek başına bir amaç değil. Eğer 86 milyonluk nüfusun ezici bir çoğunluğu her ay sonunu nasıl getireceğini düşünüyor, faturaları ödemekte kararsız kalıyor ve çocuklarının geleceğinden endişe ediyorsa, o ekonomideki kişi başı millî gelir rakamları ancak istatistiki bir teselliden ibarettir. Cüzdanlardaki yangın sönmedikçe, kişi başına düşen dolarların sokağa bereket değil sadece hayal kırıklığı getirdiğini konuşmaya devam edeceğiz.