Bugün Türkiye’nin dört bir yanında; Kaz Dağları’ndan Ege’nin bin yıllık zeytinliklerine, Toroslar’ın sedir ormanlarından Karadeniz’in vahşi yaylalarına kadar büyük bir ekolojik değişim ve sessiz bir yıkım dalgası derinden ilerliyor

Bir yanda küresel iklim krizinin getirdiği şiddetli kuraklık, su kıtlığı ve kırılganlaşan ekosistemlerle boğuşurken; diğer yanda "yeşil dönüşüm", "enerji bağımsızlığı" ya da "ekonomik kalkınma" maskeleri altında doğanın kalbine her gün yeni bir hançer saplanıyor.

Ancak madalyonun bir de kimsenin konuşmak istemediği, kapalı kapılar ardında işleyen yüzü var. Dışarıdan bakıldığında dört dörtlük yasalara uygun, uluslararası standartlarda, sıkı denetimlerden geçen ve tamamen kontrollü işlediği iddia edilen bu devasa madencilik çarkı aslında arka planda nasıl dönüyor? Kağıt üstündeki kusursuz raporlar ile şantiyelerdeki acı gerçekler birbirini neden tutmuyor?

Yıllarını madencilik sektörünün kontrolörlüğünde, tozun toprağın içinde, şantiyelerin mutfağında iş takibine adamış uzmanların, sahayı yakından bilen mühendislerin ve gözlemcilerin dilinden; bürokratik kılıfları, can güvenliğini ve tarafsızlığı esir alan İSG mekanizmalarını ve bu ülkenin yer altı zenginliklerinin ham madde olarak dış pazarlara nasıl peşkeş çekildiğini tüm çıplaklığıyla masaya yatırıyoruz.

Eski bir madenciden gelen saha tecrübesi ve mutfaktan gelen acı birikim bize çok net bir şeyi fısıldıyor: Raporlarda yazan masalsı tablo ile dağın arkasında her gün yaşanan yıkım gerçeği, birbirine taban tabana zıttır. Bu gerçeği daha fazla sessizlikle örtbas etmek mümkün değildir.

RUHSAT SINIRLARI

Çevresel Etki Değerlendirmesi, yani bilinen adıyla ÇED raporu, bir projenin doğaya, su kaynaklarına ve insan yaşamına vereceği muhtemel zararları önceden tespit etmek ve engellemek için var olan en kritik hukuki kaledir. Mevzuata göre, 25 hektar ve üzerindeki madencilik faaliyetleri kapsamlı bir ÇED sürecine, geniş halk katılımı toplantılarına ve çok katmanlı denetim mekanizmalarına tabidir.

Ancak sektör kaynaklarının ve saha yöneticilerinin aktardığına göre, bu 25 hektarlık sınır bir "çevre kalkanı" olmaktan ziyade, ustaca etrafından dolaşılan bürokratik bir eşik olarak algılanmaktadır.

Şirketler, binlerce dönümlük ormanları ve hassas su havzalarını hedef yaptıklarında işe asla büyük ve riskli bir projeyle başlamazlar. Ruhsat sahası, adeta kılı kırk yaran bir hesapla 24.999 hektar olarak, yani yasal sınırın tam bir adım altında konumlandırılır.

Bu sayede, halkın katılımı toplantılarının o hararetli tartışmalarından, bağımsız bilim insanlarının yapacağı derinlemesine ekolojik risk analizlerinden ve kapsamlı denetim süreçlerinden zarifçe kaçılır.

Kâğıt üzerinde küçük görünen bu sahalar, aslında denetimsizliğin ve zincirleme yıkımın ilk basamağıdır. Şantiye kapısından içeri giren ilk kepçe, kağıt üstündeki bu masum rakamların arkasında devasa bir ekolojik kıyımın fitilini ateşler.

Sistemin en kritik açığı ise operasyon başladıktan sonra devreye girmektedir. İlk başta 24.999 hektarlık alanla içeri giren işletmeler, kısa bir süre sonra "kapasite artışı" veya "ek ruhsat" talepleriyle ilgili makamların kapısını çalarlar. Parça parça, dilim dilim büyütülen bu alanlar zaman içinde birleştirildiğinde, asgari sınırların kat kat üzerinde devasa bir yıkım sahası ortaya çıkar. İlk baştaki o masum kâğıt oyunları, bugün binlerce hektarlık dağların ve ekosistemlerin ortadan kalkmasının yasal kılıfı haline gelmektedir. İş işten çoktan geçmiş, doğal doku kalıcı olarak tahrip edilmiş, yeraltı su yolları yerinden oynamıştır.

UNUTULAN SAHALAR

Ruhsat basamağında ilgili kurumlara başvuran işletmeciler, doğayı koruyacaklarına, yeraltı su akiferlerini kirletmeyeceklerine, pasa dağlarını güvenle bertaraf edeceklerine ve faaliyet sonu rehabilitasyon yapacaklarına dair süslü taahhütlere imza atarlar. Bu taahhütler idari kurumların onay vermesi için kâğıt üstünde fazlasıyla yeterlidir.

"Sakınca Yoktur" yazısı cebe girip mühür vurulduktan sonra ise sahadaki uygulamaların o taahhütlerle ne kadar uyuştuğunu sorgulayan denetçi sayısı ne yazık ki oldukça sınırlıdır. Sahada giden gelen denetim ekiplerinin seyrekliği, ormanların sessizce kesilmesine, toz baskılama sistemlerinin çalıştırılmadığı için tonlarca toprağın havaya karışmasına ve geriye sadece atık yığınlarının kalmasına zemin hazırlamaktadır. Verilen sözler unutulur, fatura ise doğaya kesilir.

Ekonomik Bağımlılık ve Denetim Dengesi: İSG Mekanizmalarındaki Yapısal Açmazlar Madencilik sahalarında yaşanan iş kazaları ve trajediler, sadece kader ya da kaçınılmaz mesleki riskler olarak açıklanamaz. İş sağlığı ve güvenliği (İSG), şantiyelerde insan hayatını koruyan en temel kalkan olması gerekirken, sahadaki pratiklerde ekonomik bağımlılık zincirine kurban edilmektedir. Sektörün mutfağında yıllarca bulunmuş olanlar çok iyi bilir ki; kâğıt üzerinde harika duran kurallar, sahada paranın yönüne göre eğilip bükülmektedir.

Pek çok maden işletmesinde görev yapan İSG uzmanları genellikle gıda mühendisliği, ziraat mühendisliği veya diğer farklı mühendislik disiplinlerinden gelmektedir. Sistem kağıt üstünde uzmandan, sahadaki eksikleri, kaçakları ve riskleri korkusuzca raporlamasını bekler. Ancak ortada sektörel gerçekliğin yarattığı derin bir açmaz vardır: O uzmanın maaşını, denetlemekle yükümlü olduğu maden şirketinin sahibi öder.

Bu ekonomik bağımlılık zinciri, denetim mekanizmasının kilitlenmesine yol açmaktadır. Maaşını doğrudan denetlediği şirketten alan bir uzmanın, en küçük bir olumsuzlukta işverenle ters düşmesi ve sahayı durdurma iradesi göstermesi pratik olarak son derece zordur. Sektör kulislerinde ve saha çalışanları arasında dilden dile dolaşan "Raporu yazarsan yarın kapı dışarı edilirsin" baskısı, maden sahalarındaki tüm denetim raporlarının üzerine çekilen en büyük sükût perdesidir.

Maaş ilişkisinin bu şekilde kurgulandığı bir sistemde, ne çalışanın can güvenliğinin tam anlamıyla korunması mümkün olabilmekte ne de doğanın katledilmesinin önüne geçilebilmektedir. Göçüklerin, toz altındaki meslek hastalıklarının ve önlenebilir kazaların arkasındaki asıl yapısal sorun, işte bu ekonomik boyunduruktur.

DÖVİZ MASALI

İktidarların, ekonomi yönetimlerinin ve şirketlerin madencilik faaliyetlerini savunurken sıklıkla arkasına sığındığı argümanların başında ekonomik getiri vurgusu gelmektedir: "Ülkeye döviz kazandırıyoruz, istihdam yaratıyoruz!"

Peki, bu tablo masaya yatırıldığında gerçekten kazanan bu ülke mi olmaktadır, yoksa yer altı zenginliklerimiz ucuza peşkeş çekilirken geriye kalan sadece zehirli ve yorgun bir coğrafya mıdır?

Krom Örneği: Ucuza Ver, Pahalıya Geri Al

Bunun en net ve acı örneklerinden biri krom madenidir. Türkiye, küresel krom rezervlerinde ve üretiminde söz sahibi ülkelerden biridir. Ancak bu stratejik maden, yer altından çıkarıldığı ham haliyle, üstündeki toprağından ve tüvenan halinden bile tam arındırılmadan tonlarca ucuza gemilere yüklenip yurt dışına sevk edilmektedir.

Bizim topraklarımızdan ham olarak giden o krom; gelişmiş sanayi ülkelerinin fabrikalarında işlenmekte, paslanmaz çeliğe, nitelikli alaşımlara ve yüksek teknoloji ürünlerine dönüştürülmektedir. Sonra ne mi olmaktadır? Aynı ülke, o ürünü bize on katı, yüz katı fiyatla mamul madde olarak geri satmaktadır.

Aradaki dağlar kadar katma değer ve devasa kâr marjı yabancı sanayicinin kasasına akarken; bizim memlekette geriye sadece kazılmış dağlar, kurutulmuş nehir yatakları ve pasa yığınları kalmaktadır. Buna "döviz kazanmak" değil, ülkenin stratejik sermayesini ucuza devretmek denir. Üstelik bu süreç, bölgedeki tarımsal üretimi de doğrudan bitirmektedir.

YABANCI ORTAKLIK

Altın madenciliğinde kurulan düzen ise küresel sermayenin yerel ortaklarla ördüğü başka bir sömürü perdesidir. Şirketlerin tabelalarına bakıldığında ortaklar arasında yerli isimler görülebilir, şirketler ulusal bir kimlikle lanse edilebilir. Ancak sermayenin, finansmanın ve yönetimin arka planındaki asıl büyük hissedar uluslararası devlerdir.

Bu yapılar daha maden yer altındayken küresel borsalardaki spekülasyonlar ve kâğıt üstü işlemlerle servetlerine servet katarlar. Maden çıkarılıp işlendikten sonra ise bu topraklara bırakılan, oran olarak son derece cüzi bir telif yüzdesidir.

Geriye kalan ise tarım topraklarını ve yer altı sularını tehdit eden liç (siyanür) havuzları, köylünün elinden alınan meralar ve bir daha asla eski ekolojik dengesine kavuşamayacak yaralı bir coğrafyadır. Kâğıt üstündeki bu ortaklıklar, halkın gözünü boyarken asıl servetin okyanus ötesine akmasına aracılık etmektedir.

SESSİZ ÇIĞLIK

Madencilik faaliyetlerinin sahada yarattığı tahribat sadece dağlarla, ormanlarla sınırlı kalmamaktadır. O coğrafyada yaşayan köylüler, çiftçiler ve yerel halk, bu sömürü çarkının en ağır bedelini sessiz sedasız ödemektedir. Madencilik faaliyetlerinin sahada yarattığı tahribat sadece dağlarla, ormanlarla sınırlı kalmamaktadır. O coğrafyada yaşayan köylüler, çiftçiler ve yerel halk, bu sömürü çarkının en ağır bedelini sessiz sedasız ödemektedir. Ruhsat sahalarının genişlemesiyle birlikte köylünün nesiller boyu hayvanlarını otlattığı meralar, zeytin topladığı araziler birer birer üretim dışı bırakılmakta ve projeye dahil edilmektedir.

ZEHİRLİ DERELER

Tüm bu ekolojik baskının en büyük sorunlarının başında ise kontrolsüz bir şekilde biriken maden atıkları gelmektedir. Sahanın büyüklüğüyle doğru orantılı olarak üretilen pasa ve hafriyat yığınları, önlem alınmadığı için zamanla dağlar gibi yığılmaktadır. Sektörde "pasa dağı" olarak bilinen bu devasa kütleler, bölgenin iklim profilindeki ani ve aşırı yağışlar karşısında tutunamamakta; nitekim yakın geçmişte yaşanan acı örneklerde olduğu gibi defalarca çökerek doğrudan dere yataklarına ve tarım arazilerine akmıştır. Zehirli balçık ve moloz yığınlarının dereleri tıkaması, hem sucul yaşamı saniyeler içinde yok etmekte hem de aşağı kotlardaki tüm ekosistemi zehirlemektedir.

MERA KANUNU

Ancak felaketler zinciri bununla da bitmemektedir. Atık dağlarının altındaki alanlar dolduğunda veya şirket sahayı büyütmek istediğinde, önlerinde duran en büyük yasal bariyer Mera Kanunu'dur. Kanunen meraların vasfının değiştirilemeyeceği, köylünün ortak malı olan bu alanların koruma altında olduğu bilinir.

Peki, sahada işler nasıl yürüyor? Şirketler yeni bir saha veya atık depolama alanı için müracaat ettiğinde, ilgili yerel kurullar toplanmakta ve bir şekilde o arsalar mera vasfından çıkarılmaktadır. Kâğıt üzerinde "kamu yararı" veya "zorunluluk" kılıfıyla atılan bu imzalarla, köylünün bin yıllık ortak malı bir çırpıda şirkete tahsis edilmektedir. Vatandaş haklı olarak isyan etmektedir: "Hani mera kanununa göre bu alanlar dokunulmazdı, meralar başka bir amaçla kullanılamazdı?"

Tozla kaplanan zeytin ağaçları meyve vermez hale gelmekte, yeraltı sularının maden havzaları tarafından çekilmesi veya kirletilmesi nedeniyle tarla sulamak imkansızlaşmaktadır. Köylü, kendi topraklarında yabancı konumuna düşürülmekte; gelen geçici istihdam masalları bittiğinde ise elinde ne suyu, ne merası ne de ekecek toprağı kalmaktadır. Bu durum, yerel kültürün ve kırsal üretimin bizzat tasfiye edilmesi demektir.

SU EGEMENLİĞİ

Uluslararası alanda adı sıklıkla geçen Espoo Sözleşmesi (Sınır aşan çevresel etki değerlendirmesi) ve Aarhus Sözleşmesi (Çevresel bilgiye erişim ve katılım hakları) sıklıkla gündeme gelmektedir. Ancak Türkiye bu sözleşmeleri neden imzalamamıştır?

Burada mesele sadece çevresel bir tercih değil, doğrudan millî güvenlik ve ülke egemenliği meselesidir. Türkiye topraklarında doğup sınır ötesine (örneğin Suriye, Irak, Bulgaristan veya Yunanistan’a) akan Fırat, Dicle, Aras ve Meriç gibi stratejik akarsularımız ve nehirlerimiz vardır. Eğer Türkiye bu sözleşmelere taraf olursa; kendi coğrafyamızda, kendi topraklarımızdan doğan su kaynakları üzerinde yapacağımız barajlar, HES projeleri, sulama tesisleri veya büyük madencilik yatırımları için Avrupa Birliği'ne, komşu ülkelere veya uluslararası mercilere hesap verme, onların iznini ve onayını arama zorunluluğu doğar.

Kendi coğrafyamızda su yönetimi gibi hayati bir konuda dış etkilere ve veto mekanizmalarına bağımlı olmak Türkiye Cumhuriyeti’nin doğrudan aleyhinedir. Devlet aklı, stratejik su kaynaklarımızda tam egemenlik hakkımızı korumak için bu tür uluslararası sözleşmelere imza atmaktan kaçınmaktadır. Ancak bu haklı hassasiyet, maalesef içerideki denetimsiz madencilik faaliyetlerine de kılıf oluşturan bir boşluk yaratmaktadır. Sistemin kâğıt üstündeki en büyük göz boyaması ise "Halkı Bilgilendirme Toplantısı" adıyla sahnelenen tiyatrodur. Normal şartlarda bu toplantılar, yöre halkının projeye karşı söz hakkını kullanması, endişelerini dile getirmesi ve karara katılması için vardır. Ancak pratikte; toplantının yapılacağı yer ve saat, halkın katılamayacağı en ücra köylere veya mesai saatlerine denk getirilir. Şirket yetkilileri ve kolluk kuvvetleri eşliğinde düzenlenen bu toplantılar, halkı bilgilendirmekten ziyade “Biz usulen toplantımızı yaptık, halkı bilgilendirdik” denilerek ÇED dosyasındaki imza sirkülerine birer "onay" damgası vurdurmaktan ibaret kalır. Köylünün feryadı tutanaklara bile geçirilmez.

İKLİM KRİZİ VE SONUÇ

Bugün küresel ölçekte insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük kriz olan iklim değişimi; kuraklığı, aşırı sıcak dalgalarını ve derin su krizlerini kapımıza dayanmış bir gerçeğe dönüştürmüştür. Bursa'dan Ayvalık'a, Ege'den Anadolu'nun dört bir yanına kadar su havzalarımız, tarım alanlarımız ve meralarımız alarm vermektedir.

Ancak bir yanda uluslararası platformlarda iklim krizinden kurtulma reçeteleri yazılırken, yeşil mutabakatlar ve sürdürülebilirlik zirveleri düzenlenirken; diğer yanda ormanları keserek, yeraltı su akiferlerini maden ocaklarına kurban ederek iklim krizini bizzat kendi ellerimizle derinleştiriyoruz. Ormanları ve bitki örtüsünü ortadan kaldırmak, toprağın su tutma kapasitesini sıfırlamak demektir. Kurutulan ve zehirlenen her su kaynağı, bölgenin kuraklığa ve afetlere karşı direncini biraz daha kırmaktadır.

ÇÖZÜM NEREDE?

Doğayı tahrip ederek, kısa vadeli rant uğruna ham madde cenneti yaratılarak elde edilen hiçbir ekonomik gelir geleceği kurtaramaz. Artık kâğıt üstündeki 24.999 hektar oyunlarına, maaş kıskacındaki denetimsizliklere ve ham madde ihracatı kisvesi altında yürütülen bu sömürü düzenine köklü bir "dur" denilmek zorundadır.

Gerçek ve bağımsız denetim mekanizmalarının kurulduğu, halkın iradesini ve yerel yaşam hakkını esas alan şeffaf süreçlerin işletildiği ve en önemlisi ham maddeyi dışarıya ucuza sevk etmek yerine bu toprakta işleyip katma değer yaratacak bir sanayi vizyonunun benimsenmediği sürece; ne küresel iklim krizining önüne geçilebilir ne de gelecek nesillere yaşanabilir bir vatan bırakılabilir.

Kazılan sadece dağlarımız ve topraklarımız değil, doğrudan bu ülkenin yarınlarıdır.