Charlie Chaplin (1889-1977), diğer bilinen adıyla Şarlo karıştığı bütün olaylara hükmeden bir efsane kahramanıdır. 20.y.y’ın en büyük ve yetenekli sinemacısıdır. Milyonları peşinde sürüklemiş bir efsane yönetmendir o. Şarlo tiplemesindeki estetik yönün tutarlılığı ve sürekliliği, ancak yer aldığı filmlerin içinde yakalanabilir. Halk onun yüzünü, özellikle de o küçük fırça bıyığını ve paytak yürüyüşünü, kılık kıyafetinden daha çok tanır diyebiliriz. Şarlo güçlükleri cepheden karışmamayı sevmez. Daha çok arkasını dönüp beklenmedik bir anda atağa geçmeyi yeğler. Charlie Chaplin başlangıçta dünyada en beğenilen tür olan İngiliz vodvilinin geleneklerini sürdürür, bilindiği üzere. Ayakları merdiven basamaklarına takılır, elleri sinek kağıdına yapışır. Filmlerinin duygusal yanını eskimiş melodramlardan devraldığı terk edilmiş bebeler ve yaşamın sillesini yemiş fahişeler oluşturur. Chaplin çağın berbat sıradanlığına asla kapılmaz. Yüzündeki o soluk maskenin ve aynı şekilde yanındaki tiplerin takma sakallarının ardında, etten ve kemikten oluşan insanları hemen fark etmek mümkündür. Chaplin, ünü arttıkça Molıere gibi yeteneğinin gücüyle oluşturduğu kendi klasik çerçevesine giderek daha titiz bir gözlemin, daha keskin bir yerginin unsurlarını katar. Chaplın sinema tarihinde 40 yıl kat eden tek film yönetmenidir denebilir. Sinema severler biliyor ki bu yaşlı aktör, olağanüstü bir mim ustası olarak hala ayaktadır ve sinemada tarihsel geçmişten bugüne hayranlıkla izlenmeye devam etmektedir. Yazımızı Charlıe Chaplin’ın “İnsanlara Çağrı “ başlığını taşıyan “Şarlo Diktatör “ filminin finalindeki konuşmayla bitirmek isterim.
"Üzgünüm ama ben imparator olmak istemiyorum. Bu benim işim değil. Kimseye hükmetmek ya da kimseyi boyun eğdirmek istemiyorum. Elimden gelse herkese yardım etmek isterim: Yahudi olan, olmayan, siyah ya da beyaz… Hepimiz birbirimize yardım etmek isteriz; insanların doğası böyledir. Birbirimizin sefaletiyle değil, mutluluğuyla yaşamak isteriz. Birbirimizden nefret etmek, birbirimizi aşağılamak istemeyiz.
Bu dünyada herkese yetecek kadar yer var. Ve toprak, hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketli. Hayatın bize sunduğu yol özgürlük ve güzellikle dolu olabilir, ama biz o yolu yitirdik. Açgözlülük insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir nefret çemberine aldı, hepimizi sefalete ve kan dökmeye sürükledi.
Makinelerden çok insanlığa ihtiyacımız var; zekadan çok iyilik, şefkat ve anlayışa… Bu değerler olmadan hayat korkunç olur, her şeyimizi yitiririz. Uçak ve radyo gibi buluşlar bizi birbirimize yakınlaştırdı. Bu icatların varoluş nedeni, insanın içindeki iyiliği ortaya çıkarmak, evrensel kardeşliği inşa etmek ve hepimizin birleşmesini sağlamaktır. Şu anda bile sesim dünyadaki milyonlarca insana; umutsuz erkeklere, kadınlara, küçük çocuklara ve masum insanlara işkence eden, onları hapse atan bir sistemin kurbanlarına ulaşıyor.
Beni duyanlara söylüyorum: Umutsuzluğa kapılmayın! Üzerimize çöken bu felaket, insanlığın gelişmesinden korkan açgözlü ve katı yürekli adamların geçici nefretinden başka bir şey değildir. İnsanlardaki bu nefret geçecek, diktatörler ölecek. Ve halktan gasp ettikleri güç, yine halkın eline geçecektir. Son insan ölene kadar özgürlük asla yok olmayacaktır.
Siz insanlar güce sahipsiniz! Makineleri yapacak güce, mutluluğu yaratacak güce… Bu hayatı özgür ve güzel kılacak, onu harika bir maceraya dönüştürecek güce sahipsiniz.
Öyleyse demokrasi adına bu gücü kullanalım! Birleşelim! Yeni ve insanca bir dünya için savaşalım! Herkese çalışma imkanı verecek, gençlere bir gelecek, yaşlılara güvenlik sağlayacak bir dünya için…