Ahmet Buğra TOKMAKOĞLU-EGE TELGRAF/ Günümüzde seyahat etmek çoğu zaman dinlenmekten çok yeni bir telaşa dönüşüyor. Uçağa yetişmek, otele giriş yapmak, görülmesi gereken yerleri sırayla tamamlamak, fotoğraf çekmek ve bir sonraki durağa geçmek derken tatilin sonunda dinlenmek için yeniden tatile ihtiyaç duyabiliyoruz. Kısa sürede daha fazla yer görme isteği, ziyaret ettiğimiz şehirlerle gerçek bir bağ kurmamızı da zorlaştırıyor.
Tüm bu koşuşturmanın içerisinde bazı şehirler ziyaretçilerine acele etmemeyi öğütlüyor. Büyük otellerin, kalabalık caddelerin ve birbirine benzeyen turistik işletmelerin yerine yerel pazarları, küçük üreticileri, geleneksel mimariyi ve doğayla uyumlu yaşamı korumaya çalışan bu kentler 'yavaş şehir' olarak tanımlanıyor.
İtalya’da başlayan Cittaslow hareketi, günümüzde dünyanın farklı coğrafyalarındaki kentlere yayılmış durumda. Türkiye de sahip olduğu sakin şehirlerle bu ağın dikkat çeken ülkeleri arasında yer alıyor. Ancak yavaş şehir kavramı, hayatın hiçbir şey yapmadan geçtiği sessiz yerleşimler anlamına gelmiyor. Tam tersine yaşadığı coğrafyanın değerini bilen, yerel üretimi destekleyen ve geleceğini korumaya çalışan kentleri ifade ediyor.

TÜRKİYE’DE HİKAYENİN BAŞLADIĞI YER
Türkiye’nin yavaş şehir yolculuğundaki ilk durağı İzmir’in Seferihisar ilçesi. Seferihisar merkezinden Sığacık’a uzanan rota, sakin şehir anlayışının gündelik hayata nasıl yansıdığını görmek için iyi bir başlangıç sunuyor. Kaleiçi’nin dar sokakları, taş evlerin önündeki tezgâhlar ve çevre köylerden gelen üreticilerin ürünleri ilçenin turistik görüntüsünün arkasındaki yaşamı ortaya çıkarıyor.
Seferihisar’ı keşfetmenin en güzel yolu, güne erken başlayıp programı mümkün olduğunca boş bırakmak. Sığacık sokaklarında yürümek, yerel pazarda oyalanmak, Teos Antik Kenti’nde binlerce yıllık geçmişin izlerini takip etmek ve günün sonunda sahilde gün batımını izlemek için acele etmeye gerek yok. Çünkü burada yolculuğun asıl anlamı kaç durak gezdiğinizde değil, her durakta ne kadar kalabildiğinizde gizli.
Seferihisar'dan bahsetmişken Türkiye'de bu akımın öncüsü olan ve uzun yıllar bu akımın gelişmesi için mücadele eden geçmiş dönem Seferihisar ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer'i anmadan geçmek olmaz.

ADA HAYATININ KENDİ RİTMİ VAR
Çanakkale’ye bağlı Gökçeada’ya ulaşmak için feribota binildiği anda zamanın akışı değişmeye başlıyor. Deniz yolculuğu, ada ile ana kara arasına yalnızca fiziksel değil, zihinsel bir mesafe de koyuyor. Feribot limana yanaştığında ziyaretçileri birbirinden farklı karakterlere sahip köyler, rüzgârlı tepeler ve Ege’nin kendine özgü coğrafyası karşılıyor.
Zeytinli, Tepeköy, Dereköy ve Kaleköy gibi duraklar Gökçeada’nın çok kültürlü geçmişini bugüne taşıyor. Taş evler, eski kiliseler, köy kahveleri ve yerel sofralar adayı yalnızca denize girilecek bir yaz destinasyonu olmaktan çıkarıyor. Gökçeada’nın ruhunu hissetmek için bir köyden diğerine hızla geçmek yerine kahve molasını uzatmak, gün batımını beklemek ve rüzgârın sesine biraz daha kulak vermek gerekiyor.

DOĞAYLA AYNI HIZDA İLERLEMEK
Muğla’nın Ula ilçesine bağlı Akyaka, Gökova Körfezi ile ormanların buluştuğu özel bir coğrafyada yer alıyor. Azmak Nehri’nin berrak suları, sazlıkların arasındaki yaşam ve kasabanın kendine özgü mimarisi Akyaka’yı benzer sahil yerleşimlerinden ayırıyor.
Yaz aylarında artan ziyaretçi sayısına rağmen sabahın erken saatlerinde Azmak kıyısında yürürken kasabanın sakin karakterini hissetmek mümkün. Küçük tekneler nehrin üzerinde ilerlerken suyun altındaki bitkiler, kıyıdaki ördekler ve ağaçların arasından süzülen ışık yolculuğun hızını kendiliğinden düşürüyor. Akyaka’da yapılacaklar listesi uzun değil. Zaten burayı özel kılan da biraz bu. Denize girmek, nehir kıyısında yürümek ve Gökova’ya karşı uzun bir sofra kurmak çoğu zaman yeterli oluyor.

GÖL KIYISINDA BAŞKA BİR TÜRKİYE
Isparta’nın Eğirdir ilçesi, Türkiye’nin deniz kıyısında olmayan sakin şehirlerinin en etkileyici örneklerinden biri. Eğirdir Gölü’nün çevresinde kurulan hayat, ilçenin gündelik ritmini de manzarasını da belirliyor. Sabah saatlerinde göle açılan balıkçı tekneleri, kıyı boyunca yürüyenler ve uzakta yükselen dağlar ziyaretçilere alışılmış tatil görüntülerinden farklı bir deneyim sunuyor.
Eğirdir’de gün göl kıyısında başlıyor ve yine göl kıyısında sona eriyor. Yeşilada’nın sokaklarında yürümek, bölgenin elma bahçelerini görmek ve gün batımında değişen renkleri izlemek ilçeyi tanımak için yeterince güçlü nedenler. Buradaki sessizlik, hayatın durduğu hissini değil, doğanın sesinin yeniden duyulabildiğini hatırlatıyor.

FIRAT KIYISINDA HAFIZAYLA YOLCULUK
Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesi ise yavaş şehir yolculuğuna bambaşka bir hikâye ekliyor. Fırat Nehri’nin kıyısında kurulan ilçe, sular altında kalan eski yerleşimin izleriyle geçmiş ve bugünü aynı manzarada buluşturuyor. Tekneyle ilerlerken suyun üzerinde kalan yapılar ve Rumkale çevresindeki coğrafya, bölgenin hafızasını sessizce anlatıyor.
Halfeti’yi sadece batık minaresiyle hatırlamak büyük bir eksiklik olur. Taş evleri, dar sokakları, yöresel mutfağı ve Fırat çevresinde şekillenen hayatıyla ilçe, Güneydoğu Anadolu’nun en farklı seyahat deneyimlerinden birini sunuyor. Halfeti'de yapılacak tekne yolculuğu manzara izlemenin dışında, değişen bir coğrafyanın geçmişine tanıklık etmek anlamına geliyor.

MESELE YAVAŞLAMAKTAN DAHA FAZLASI
Yavaş seyahat, bir destinasyonda daha uzun kalmaktan ibaret değil. Yerel işletmeleri tercih etmek, mevsiminde üretilen ürünleri tatmak, doğaya daha az zarar vermek ve ziyaret edilen yerde yaşayan insanlarla ilişki kurmak bu anlayışın önemli parçaları arasında bulunuyor.
Belki de yeni bir yere gittiğimizde ilk yapmamız gereken, telefonumuzdaki listeyi kapatmak. Her sokağı görmek, her yemeği tatmak ya da her manzarayı fotoğraflamak zorunda değiliz. Bazen bir çarşıda amaçsızca yürümek, köy kahvesinde çay içmek veya gün batımını hiçbir yere yetişmeden izlemek bir şehri tanımak için fazlasıyla yeterli.
Seferihisar, Gökçeada, Akyaka, Eğirdir ve Halfeti birbirinden çok farklı coğrafyalarda yer alsa da ziyaretçilerindebenzer duyguları uyandırıyor. Seyahat, mümkün olduğunca fazla yer görmek değil, geçtiğiniz yerlerde kendinizden bir iz bırakmadan o yerin sizde iz bırakmasına izin vermek ve sakinliğin tadını çıkarmayı gerektiriyor.



