Bir zamanlar sahnede yalnızca ünlüler vardı. Şarkıcılar, oyuncular, sunucular… Onların hayatlarına bakar, izler, sonra kendi gündelik yaşantımıza dönerdik. Bugünse durum tersine döndü: Hepimiz sahnedeyiz. Sosyal medya, herkesin birer “karakter” olduğu, bitmeyen bir gösteriye dönüştü. Artık en mahrem duygular bile bir performans malzemesi. Bir “Seni seviyorum” bile çoğu kez kameraya söyleniyor. Halbuki bu cümlenin asıl anlamı, yalnızca iki kişinin tanıklığında, plansız ve samimi şekilde söylendiğinde ortaya çıkmaz mı? Biz birbirimizin gözlerine değil, merceklere bakıyoruz. Anılarımızı pazarlarken aslında onları kirletiyoruz. Mutluluklarımız, acılarımız, boşanmalarımız bile başkalarının akışında birer tüketim nesnesine dönüşüyor. Kıymetli hatıralarımız başkasının eğlencesi, travmalarımız arka plan gürültüsü oluyor. Bir gün eğlendirmeyi bıraktığımızda ise kimse beklemiyor; yalnızca kaydırıyor. Bir başka dikkat çekici boyut da sahiciliğin erozyonu.
İNCE ÇİZGİ
Kamera karşısında ağlamak ile gerçekten ağlamak arasında artık ince bir çizgi var. Hangisi gerçek, hangisi performans? Paylaşmak için yaşadığımız anlar çoğaldıkça, yaşamak için paylaştığımız anlar azalıyor. Hatta bazen kendi hayatımıza seyirci oluyoruz: “Acaba bu anı nasıl görünüyordur?” diye düşünürken, o anın kendisini kaçırıyoruz. En çarpıcı örneklerden biri “içerik bebekleri.”
Çocuklar artık sadece aile hatırası değil, aynı zamanda içerik üretim aracı. Hamilelikten doğuma kadar her an kayıt altında, paylaşılmaya hazır. Bu durum yalnızca çocukların değil, ebeveynliğin de bir tür seyirlik performansa dönüşmesi demek. Bu dönüşümün ekonomik tarafı da var. Eğlenceye dönüşen hayatlarımız yalnızca izlenmiyor, aynı zamanda paraya çevriliyor. Takipçiler, beğeniler, sponsorluklar… Günlük yaşantımızın sıradan ayrıntıları bile ticari değer taşıyor. Evimiz, soframız, çocuğumuz, evcil hayvanımız, hatta mutsuzluğumuz bile reklam panosuna dönüşebiliyor. Bu da bizi ister istemez “kendini marka gibi yönetmeye” itiyor. Ama belki de en kritik nokta, mahremiyetin yeni anlamı. Eskiden “özel” dediğimiz şeyler, artık herkesin gözü önünde. Anıların hatıra defterlerinde saklanmadığı, bulut depolarda paylaşıldığı bir çağdayız. Bu durum, gelecek nesillere nasıl bir miras bırakacak? Çocuklarımız, büyüdüklerinde kendi bebekliklerinin bir içerik arşivi olduğunu görmekten hoşlanacaklar mı, yoksa mahremiyetlerinin ellerinden alınmasına içerleyecekler mi? Eskiden boş zamanlarımızı başkalarının eğlencesini izleyerek geçirirdik. Şimdi bizatihi kendimiz eğlenceye dönüştük. Sadece tüketici değiliz; ürünüz. Hayatlarımız kaydırılan, geçilen, tüketilen içerikler haline geldi. Gerçekten de insan, görünmekten çok anlaşılmaya ihtiyaç duyar. Oysa biz birbirimizi anlamak yerine birbirimizi tüketiyoruz. Bir dost sohbetinde edilen bir cümle, binlerce beğeniden çok daha değerlidir. Çünkü o beğeniler sayılarla kaybolur, ama dostun tanıklığı kalpte iz bırakır. Asıl soru şu: Bu gösteriyi durdurabilir miyiz? Belki de tek yapmamız gereken ekrandan başımızı kaldırmak ve birbirimizin gözlerinin içine bakmak. Çünkü gerçek bağ, kameraların değil kalplerin tanıklığında kurulur. Gerçek bağ, bir ekranda değil; bir kalpte saklıdır.