Sinem Dedetaş’ı yalnızca geçmiş dönem CHP Ümraniye İlçe Başkanı, Büyükşehir Belediye Meclis Üyesi değerli dostum Nurkal Dedetaş’ın gelini olduğu için tanımıyorum. Onu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Hatları Genel Müdürlüğü görevine geldiği günden itibaren yaptığı işlerle takip ediyorum. Çünkü bazı insanlar vardır; bulundukları makamdan güç alırlar. Bazıları ise bulundukları makama güç verir. Ben Sinem Dedetaş’ı ikinci grupta gördüm. Şehir Hatları’nda yaptığı çalışmalar bunun en somut göstergelerinden biriydi. Atıl durumdaki Haliç Tersanesi’ni yeniden üretime kazandırması, kadın kaptan, gemici ve yağcıların denizcilik sektöründe önünü açması, yeni deniz ulaşım hatlarının devreye alınması, vapur seferlerinin artırılması, tarihi vapurların yeniden İstanbul’a kazandırılması ve deniz taksi projesi gibi çalışmalar, onun yöneticilik anlayışının önemli örnekleriydi. Sonra yolu Üsküdar’a düştü. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi hayatında özel bir yeri olan Üsküdar’da CHP’nin Belediye Başkan Adayı oldu ve seçildi.
Ben de Sinem Dedetaş’ı bu kez bir belediye başkanı olarak daha yakından takip etmeye başladım. Kentsel dönüşümden öğrenci desteklerine, kent lokantalarından kreşlere, sosyal desteklerden sokak hayvanlarına yönelik çalışmalara kadar Üsküdar’da çeşitli projeleri hayata geçirdi. Bütün bunları alt alta koyduğunuzda karşınıza benim gözümde farklı bir yönetici profili çıkıyor. Ve bugün Sinem Dedetaş tutuklu. Elbette soruşturma yapılmalı. Elbette savcılar görevini yapmalı, deliller toplanmalı, mahkemeler karar vermeli. Ben de hukukun işlemesine karşı değilim.
Tam tersine, hukukun herkese eşit biçimde işlemesinden yanayım. Ama bütün bunları söylerken bir şeyi de açıkça ifade etmek istiyorum: Ben Sinem Dedetaş’ın bu suçların içinde olduğuna inanmıyorum. Bu, onun yüzüne bakarak verilmiş bir hüküm değildir. Bir insanın suçlu veya suçsuz olduğu elbette yüzünden anlaşılmaz. Ama insanları yıllarca izlediğinizde; davranışlarından, hayat çizgisinden, yöneticilik anlayışından, insanlarla kurduğu ilişkiden ve ortaya koyduğu işlerden bir kanaat oluşur. Benim Sinem Dedetaş hakkındaki kanaatim de budur. Üstelik yalnızca benim değil... Sokaktaki sıradan insanın da bazen çok güçlü bir adalet duygusu vardır.
Pazardaki Ayşe teyze, berber Halit abi, taksici Selim, Kapalıçarşı’daki esnaf Dursun... Sinem Dedetaş’la karşılaştıklarında onun hakkında bir kanaat oluşturabilirler. Belki hukukçu değillerdir, dosyayı bilmezler, delilleri görmemişlerdir.
Ama insanı tanırlar. Ve benim anlatmak istediğim tam olarak budur. Ben onların kanaatini hukuki delilin yerine koymuyorum. Sadece toplumun vicdanında oluşan kanaatin de bütünüyle değersiz olmadığını söylüyorum. Çünkü insanın içinden bazen çok basit bir soru geçer:
“Ben bu insanı tanıdığım kadarıyla, gerçekten böyle bir işin içinde olduğunu düşünüyor muyum?”
TAKDİR ALANI
Benim cevabım açık: Hayır, düşünmüyorum. Fakat burada başka bir tehlikeye de dikkat çekmek gerekiyor. Belediyecilik çok geniş bir karar ve takdir alanıdır. Bir ruhsat kararı, bir ihale, bir imar uygulaması, bir arsa işlemi, bir kamu hizmeti, bir personel kararı... Bunların her birinde onlarca mevzuat hükmü, teknik değerlendirme, bürokratik süreç ve imza bulunabilir. Bir belediye başkanının önüne her gün yüzlerce karar gelir. Elbette bunların içinde hukuka aykırı bir işlem varsa araştırılmalı ve sorumlusu bulunmalıdır. Ama “yanlış karar”, “idari hata”, “mevzuata aykırılık” ile “ceza gerektiren suç” arasındaki çizgi çok önemlidir. İşte hukuk burada devreye girmelidir. Çünkü belediyecilikte, eğer yeterli özen gösterilmezse, alınmış neredeyse her karar yıllar sonra farklı bir yorumla tartışma konusu yapılabilir. Bugün doğru kabul edilen bir takdir kararı, yarın başka bir bakış açısıyla sorgulanabilir. Bu nedenle kamu görevlilerinin cezai sorumluluğunu belirlerken yalnızca “Bu karar doğru muydu?” sorusu yetmez. Asıl sorulması gereken:
“Bu karar suç kastıyla mı alındı, kişisel bir çıkar sağlandı mı, hukuken suçun unsurları gerçekten oluştu mu?”
İşte ben Sinem Dedetaş dosyasına bakarken bu soruların çok net biçimde cevaplanmasını istiyorum. Ne onu makamından dolayı korumak... Ne de tutuklandığı için suçlu kabul etmek. Benim istediğim yalnızca adalet. Çünkü tutukluluk bir mahkûmiyet değildir. Soruşturma bir hüküm değildir. İddia, gerçek değildir. Gerçek ancak hukuk önünde ortaya çıkar. Ben Sinem Dedetaş’ın suçsuz olduğuna inanıyorum. Bu inancımın kaynağı ne bir siyasi aidiyet ne de bir akrabalık ilişkisidir.
Onu yıllardır izleyen bir insan olarak, ortaya koyduğu yönetici profilinden edindiğim kanaattir. Sinem Dedetaş yargılansın. Dosya bütün yönleriyle araştırılsın. Varsa suç, ortaya çıkarılsın. Ama yoksa da bir insanın hayatı, itibarı, ailesi ve geleceği geri dönülmez biçimde yok edilmesin. Benim dileğim çok açık: Sinem Dedetaş bir an önce adil ve hızlı bir yargılama sürecinden geçsin. Ve eğer benim inandığım gibi suçsuzsa;
Üsküdar’ın Sinem Başkanı özgürlüğüne, en önemlisi de ailesine bir an önce kavuşsun. Çünkü bazen bir insanı savunmak, onun her yaptığını doğru bulmak değildir. Bazen sadece şu cümleyi söyleyebilmektir:
“Ben bu insanın suçlu olduğuna inanmıyorum. Ama gerçeğin ortaya çıkması için hukuka güveniyorum.”
Türkiye’nin bugün ihtiyacı da tam olarak budur: Peşin hüküm değil, hukuk.
Linç değil, adalet. Ve sinem başkan da makamdan güç alan değil, makama güç veren insanlardandır..