Nihat AK/EGE TELGRAF- Türkiye ekonomisinde açıklanan büyüme rakamları ile reel sektör ve hane halkının yaşadığı tablo arasındaki fark, iki ekonomistin değerlendirmelerinde öne çıktı. Prof. Dr. Hüsnü Erkan, üretime ve geniş kesimlerin refahına yansımayan mevcut yapıyı “yoksullaştıran büyüme” olarak tanımlarken; ekonomist Murat Kartalkaya, bankalardaki yüksek likiditeye rağmen reel sektörün finansmana erişemediğine işaret ediyor. Uzmanlara göre orta sınıf güç kaybederken para mevduatta birikiyor; üretim, yatırım ve satın alma gücü ise zayıflıyor.

‘YOKSULLAŞTIRAN BÜYÜME!’
Yılın bugüne kadarki döneminde enflasyonu frenlemeye yönelik çabalara rağmen fiyatlarda vatandaşın günlük yaşamında hissedilir bir rahatlama oluşmadığına dikkati çeken ekonomist Prof. Dr. Hüsnü Erkan, “Sebze ve meyve başta olmak üzere temel gıda ürünlerinde yüksek fiyatlar sürerken, güven endeksi ve sanayi verileri ekonomide güçlü bir canlanmaya işaret etmiyor. Büyümeye daha çok inşaat sektörü katkı sağlarken, ticarette ithalat ağırlıklı yapı öne çıkıyor. Ancak bu büyüme toplumun tamamına yansımıyor. Gelir dağılımındaki bozulma ve orta sınıfın güç kaybetmesi nedeniyle mevcut tabloyu “yoksullaştıran büyüme” olarak tanımlıyorum. Asıl sorun, büyümenin üretim kapasitesindeki artıştan beslenmemesi. Sanayi ve üretim yeterince güçlenmediği sürece pozitif büyüme rakamları kalıcı refah yaratmakta yetersiz kalacaktır” dedi.

‘TOPARLANMA BEKLEMİYORUM’
Bu yılın kalan bölümündü güçlü bir toparlama beklemediğini belirten ekonomist Prof. Dr. Erkan, “Yılın kalan bölümünde enflasyon açısından daha zorlayıcı bir döneme girilebilir. Yaz aylarında tarımsal üretimin sağladığı mevsimsel bolluğun sona ermesiyle özellikle gıda fiyatlarının enflasyon üzerindeki baskısı yeniden artabilir. Bu nedenle enflasyonda güçlü ve hızlı bir düşüş beklemiyorum; gerileme sürse bile sınırlı kalacaktır. Enflasyonun yönünde ekonomik göstergelerin yanı sıra alınacak siyasi kararlar da etkili olacaktır. Bir diğer önemli sorun yüksek finansman maliyeti. Enflasyonun yüzde 30’lar civarında seyrettiği ortamda yüzde 40’ın üzerindeki kredi faizleri üretken yatırımları zorlaştırıyor. Bu koşullar sürdükçe fabrika, makine, teknoloji ve kapasite artırıcı yatırımların hızlanması güç. Yatırımların yurt dışına yönelmesi de üretim kapasitesini sınırlıyor. Büyüme yüzde 3 civarında gerçekleşse bile üretim güçlenmeden bunun verimli ve sürdürülebilir olduğunu söylemek zor. Bu nedenle yılın kalanında güçlü, dengeli ve geniş kesimlere yayılan bir toparlanma beklemiyorum” ifadelerini kullandı.
‘BİRİKİMİ KORUMA’
Türkiye’deki yatırım kavramının giderek değiştiğini dile getiren Erkan, “Biz reel iktisatçılar için yatırım; fabrika, makine, teknoloji ve üretim kapasitesini artıran, birkaç yıla yayılan sabit yatırımlardır. Ancak Türkiye’de yatırım kavramı giderek döviz, altın, mevduat gibi finansal araçlar arasında kaynak dağıtmak şeklinde algılanıyor. Oysa bu tercihler ekonominin üretim gücünü artırmıyor; daha çok mevcut birikimi enflasyona karşı koruma amacı taşıyor. Üstelik gelir kaybı ve yoksullaşma nedeniyle orta sınıfın bu alandaki gücü de ciddi biçimde zayıfladı. Gerçek, üretken yatırımlar için uygun finansman gerekiyor. Yüksek enflasyon ve faiz ortamında finansmana erişimin pahalılaşması ise yeni yatırımları sınırlıyor. Bu nedenle bugün Türkiye’de reel yatırımlar açısından elverişli ve öngörülebilir bir yatırım ikliminden söz etmek oldukça güç” şeklinde konuştu.

KALICI ÇÖZÜM
Ekonominin sağlıklı bir rotaya girebilmesi için öncelikle üretimin artırılması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Erkan, “Üretim güçlenmeden enflasyonu kalıcı biçimde düşürmek mümkün değil. Bunun yanında kamu, tasarrufa kendi harcamalarından başlamalı; lüks ve gereksiz giderler azaltılmalı. Toplumdan sürekli fedakârlık beklenirken kamuda aynı disiplin sağlanmazsa kalıcı iyileşme oluşmaz. Ekonomide rant dağıtımının önüne geçilmeli, kaynaklar üretime, sanayiye ve yatırıma yönlendirilmelidir. Kalıcı çözüm; akıl ve bilim temelli ekonomi yönetimi, mali disiplin ve üretken kaynak kullanımından geçiyor” dedi.
SEÇİM EKONOMİSİ
Çok yakın dönemde erken seçim ihtimalini güçlü görmediğini belirten Erkan, “Kış aylarına doğru emeklilere veya geniş seçmen kesimlerine yönelik tek seferlik ödeme, ek gelir desteği ve benzeri ekonomik promosyonların gündeme gelmesi önemli bir seçim sinyali olabilir. Bu adımların ardından kamuoyu verilerinde iktidar lehine toparlanma görülürse gelecek yılın ilkbaharı ya da sonbaharı seçim için değerlendirilebilir. Seçim ekonomisinin en belirgin işareti, bu tür desteklerin zamanlamasıdır. Ancak tek seferlik ödemeler ekonomide kalıcı çözüm yaratmaz” değerlendirmesinde bulundu.
ZİNCİRLEME BOZULMA
Yılın başından bu yana hem tüketici hem üretici tarafında belirgin bir daralma yaşandığını belirten ekonomist Murat Kartalkaya, “Türkiye ekonomisi ikinci çeyrekte yüzde 2,3 büyürken, ilk çeyrek büyümesi yüzde 2,6’ya revize edildi. Yıllıklandırılmış büyümenin yüzde 3,1’de kalması, geçen yılın ilk çeyreği hariç pandemiden sonraki en zayıf performansa işaret ediyor. Çeyrek yüzyıllık yüzde 4,8’lik ortalamanın belirgin biçimde altında kalan büyüme istihdama da yansıyor; temmuzda atıl işgücü oranı yüzde 30,6’ya ulaştı. Türkiye’nin milli gelir üzerinden büyüdüğü söylense de bu görüntünün döviz kurunun baskılanmasından önemli ölçüde etkilendiği kanaatindeyim. Gıda enflasyonunun yüzde 37 seviyesinde olması da tarım ülkesi Türkiye açısından ciddi bir sorun. Diğer taraftan bankacılık sisteminde yüksek likidite bulunmasına rağmen para reel sektöre yeterince inmiyor. Yüksek faiz tasarrufları mevduatta tutarken işletmeler finansmana erişmekte ve yükümlülüklerini karşılamakta zorlanıyor. Geçmişte ucuz krediyle ayakta kalan zayıf firmaların batışı da ticari ilişkide oldukları köklü şirketleri etkileyerek reel sektörde zincirleme bozulma yarattı” dedi.

TEK BAŞINA YETMEZ
Faizlerde 300 baz puan civarında indirim beklentisi karşılanmış olsa bile bunun piyasada güçlü bir canlanma yaratacağını düşünen ekonomist Kartalkaya, “Tüketici kredisi faizinin yüzde 60’tan yüzde 55’e, ticari kredi faizinin yüzde 50’den yüzde 45’e gerilemesi bile hâlâ çok yüksek finansman maliyeti anlamına gelir. Şirketlerin ortalama kâr marjlarının bu oranların altında kaldığı bir ortamda yatırım, makine alımı veya yeni istihdam rasyonel olmaz. Mevduat faizindeki birkaç puanlık düşüş de tasarruf sahibini hemen üretime ya da konuta yöneltmez. Böyle bir indirim ancak kısa süreli psikolojik rahatlama sağlar. Çünkü satın alma gücü zayıf, üretim yeterince güçlü değil ve şirketlerin kâr marjları daralmış durumda. Kalıcı hareketlenme için ticari kredi faizlerinin makul kâr oranlarının altına, hatta yüzde 20’nin altına yaklaşması; finansman maliyetinin düşmesi ve paranın mevduattan reel sektöre yönelmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.





